Balkan Yenilgisi, Kimlik Sorunu ve Averof Zırhlısı

Balkan Harbi tarihe Cihan Harbi’nin bir tür provası olarak geçti. Bu bağlamda en uzun Cihan Harbi, Osmanlı Devletininkiydi. Milli mücadelede de Cihan Harbi’nin bir tür devamı olarak algılanırsa orud on yıl ardı kesilmeksizin savaşmıştı. Diğer savaşan ülkeler, Cihan Harbi’ni dört yılda sona erdirmiş; Versailles, Trianon, Saint-Germain ve Neuilly ile barışa ulaşmışlardı. Türkiye ise Cihan Harbi’ne bir anlamda Balkan Harbi ile başlamış ve Milli Mücadele ile sona erdirmişti. Bir anlamda 1912-1922 arası sürekli savaşmıştı.

Balkan Harbi dünya tarihi kadar Türkiye’nin yakın dönem tarihi açısından da bir dönüm noktasıydı; bir dönüşümü simgeliyordu. Ulusal kimliğin doğuşu, geniş kitlelerce benimsenişi Balkan Harbi’nin bir ürünüydü. Bir anlamda “milli mücadele” 1912’de başlamıştı. Yeni bir siyasal yapıya yönelik ulusal kimlik arayışı Balkan Harbi ile gündeme gelmişti. Balkanların yitirilişi yeni bir ulusal kimlik olarak Türk milliyetçiliğinin ön plana çıkarılmasına neden olmuştu. Osmanlı’nın 1912’ye kadar uzlaşan unsurları, 1912 sonrası çatışan ulusal kimliklere dönüşmüş, ortak coğrafyayı gerektiren imparatorluktan ulus devlete geçiş bir tür ulusal türdeşliği gündeme getirmişti. Anadolu, Balkan Harbi ile birlikte anlam kazandı; Türk kimliği Anadolu’da çözüm aradı.

Bir başka deyişle Osmanlılık, Balkan Harbi’yle son buldu. Balkan Harbi, Osmanlı Müslümanının iktisadi uyanışında, ya da o günkü deyişiyle “intibah-ı iktisadi”de de bir dönüm noktası oldu. Savaş acı anılar bıraktı; Balkan Harbi ile milliyetçilik geniş bir tabana yayıldı. Savaşın neden olduğu mezalim, yitirilen topraklar Osmanlı toplumunda Müslüman, gayri Müslim arasında derin bir uçurum açtı. Osmanlı millet sistemi giderek çözüldü; milliyetçilik duyguları İslamın oluşturduğu platformda güçlü bir ideolojik silaha dönüştü. Bundan böyle Müslüman Türk unsur savunmayla saldırı duygularını birlikte yaşadı; Batı’nın gerek siyasal, gerek iktisadi yayılımına karşı etkin bir direnç oluşturdu. Bu direnç kimi kez infiale, kimi kez “intikam”a vardı. Okullarda “intikam” köşeleri düzenlendi. İntikam üzerine şiirler yazıldı. “Bulgar mezalimi”, “Yunan mezalimi” ders programlarında yer aldı.

II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında oluşan liberal ortam Osmanlı bireyini, vatandaş kimliği yaratmayı hedeflemiş, cemaatlerden oluşan “millet” diye bilinen cemaatler güç yitireceğine güçlenmiş, çöken imparatorlukta kendilerine bağımsızlığa yönelik ulusal kimlik arayışına girmişlerdi. “Millet”lerin mebuslar meclisi aracılığıyla Osmanlı Mebusan Meclisi’nde temsili bu unsurlara yasama düzeyinde siyasal güç kazandırdı; inanç, düşünce gibi geniş demokratik hakların kullanıldığı bir dönem yaşandı; birçok “unsur” fırka, cemiyet ve kulüplerde örgütlendi. Osmanlılık tutkusu kısa sürdü. Cemaatleri balayı Balkan Harbiyle düş kırıklığına dönüştü; geniş toprakların yitirilişi Osmanlı “milletlerini” birlikten bütünlükten koparak bölünmüşlüğe ve çözülüşe götürdü.

Babıali baskını, Osmanlı çoğulculuğunu noktaladı. Bundan böyle Cihan Harbinin sonuna dek İttihat ve Terakki mutlak güç olarak ülkeyi yönetti. Her türlü ayrılıkçı akım bastırıldı. Osmanlı, devlet katında her ne pahasına olursa olsun savunuyordu. Hürriyet’i ilan edenler zamanla baskı yöntemlerine başvurdular. Bir yandan ulusal kimliği oluşturan taban biçimlenirken diğer yandan başkası yıldırıldı; göçürüldü. Ulus devletin beşeri faturası yüksekti.

Osmanlı topraklarında gayri Müslim unsurlar arasında milliyetçilik diye nitelendirilebilecek duygular çok eski tarihlere uzanıyordu. Yönetilme duygusu çoğu kez merkeze karşı bir tavrı gündeme getirdi. Bu tavır ortak duyguya dönüştüğü ve din, dil gibi etmenlerle beslendiği anda milliyetçilikler ortaya çıktı. Türk unsurunu vurgulayan milliyetçilik ise Osmanlı milliyetçiliklerinin en sonuncusuydu. Her ne kadar dilde ve edebiyatta 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu doğrultuda gelişmeler izlenmiş; 1908’le birlikte Türk Derneği, Türk Ocağı vb. fikir örgütleri ortaya çıkmış; Türk Derneği Mecmuası, Türk Yurdu, Genç Kalemler, Yeni Felsefe Mecmuası, Halka Doğru gibi Türk unsurunu vurgulayan yayın organları görülmüşse de, bu tür duygular seçkin diye tanımlanacak okur-yazar bir zümrenin ötesinde pek bir ilgi uyandırmamıştı. Anadolu ağırlıklı olarak Müslümandı. Müslüman unsur potansiyel olarak Türk kimliği oluşturacak ortak paydaya sahip olsa dahi bunun bilincinde değildi. Oysa Balkan Harbiyle durum değişti. Milliyetçilik Müslüman aydın zümre arasında giderek yeşerdi. Türk milliyetçiliği kentlerde kasabalarda yeşerdi. Geniş bir kesimi peşinde sürükledi. İttihatçıların en büyük başarısı bir “ulus” yaratmaktı. Milli mücadele böyle bir akımı devraldı ve Cumhuriyet’le taçlandırdı.

Balkan Harbi’nin bu sihirli işlevi nereden kaynaklanıyordu? Neden Balkan Harbi böyle bir işlevi gördü? Bu tür soruların yanıtları Balkan Harbi’bin daha önceki savaşlardan farkıydı. Artık batı cepheleri payitahta çok daha yakındı. Top atışları İstanbul’dan duyulur olmuştu. Cephedeki gelişmeler kitle iletişim araçlarıyla; gazetelerle günü gününe İstanbul’a ulaşıyordu. Yaralılar, savaş göçmenleri akın akın İstanbul’a sevk ediliyor, Osmanlı payitahtı savaşı bilfiil yaşıyordu. Dünün savaşları cephede sınırlı kalırken, bundan böyle savaş tüm Osmanlı mekanına yayılmıştı. Cepheyle gerisi arasında bir fark kalmamıştı. Balkan Harbi, bir anlamda Osmanlı için Cihan Harbi’nin provasıydı.

Bu arada “düşman” kavramında da büyük değişiklikler yaşanıyordu. Son büyük savaş 93 Harbi’nde olduğu gibi Ruslarla, ya da başka yabancı devletlerle değil, daha çeyrek yüzyıl önce Osmanlı’nın parçası olan, Osmanlı tebaası olan unusurlarla savaşılmaktaydı. Osmanlı Müslümanı, kısa bir süre önce aynı devlet çatısı altında yaşadıkları Rumla, Bulgarla, Sırpla kanlı bıçaklı olmuştu. Bu bir anlamda iç savaştı. 19. yüzyıldan itibaren çökmeye yüz tutan millet sistemi cephe gerisinde etkisini göstermekte gecikmedi. Artık milletlerin hoşgörü, uyum ve belki de işbölümü esası üzerine kurulu birliktelikleri göçmüş, yerini “milli tenasüd” ve “komşu zenofobisi”ne bırakmıştı.

1913-1914 İslam Boykotajı işte böyle bir ortamda gündeme geldi. Boykotaj nedeni Osmanlı Rum vatandaşlarının Yunan hükümetine yaptıkları bağışlardı. Yenilgi, Osmanlı Rumlarını günah keçisine dönüştürmüştü. Boykotajı yürütenlere göre Balkan Harbi’nde Yunanistan’ın başarısı kısmen Osmanlı Rumlarının desteğiyle gerçekleşmişti. Hatta Osmanlı Donanmasını Marmaya’ya hapseden Yunanistan’ın ünlü Averof zırhlısı, Averof adında Görüceli bir Osmanlı Rum vatandaşı tarafından Yunan Hükümetine hediye edilmişti. Averof Zırhlısı boykotajın temel gerekçesiydi. Bugün Pire limanında müze olarak kullanılan Averof Zırhlısı Ege’nin iki yakasında ulusal kimliklerin oluşmasında büyük katkıda bulundu.

Balkan Harbinin bu çatışmacı ortamından Osmanlı Donanması da payına düşeni almıştı. II. Meşrutiyet yılları donanmanın giderek önemsendiği bir evreydi. Osmanlı’da çağdaş anlamda donanma III. Selim döneminde, bir dizi ıslahat etkinlikleri kapsamında gündeme gelmişti. 1804 Kanunnamesi uyarınca Tersane Emirliği kaldırılmış “Umur-ı Bahriye Nezareti” kurulmuştu. Ancak, Kabakçı İsyanı ile bu reform hareketi sekteğe uğramış, ardından Navarin’de donanmanın yakılışı Osmanlı’yı bir süre deniz gücünden mahrum bırakmıştı. Tanzimat’ta Bahriye Meclisi kurulmuş, güçlü bir donanma Abdulaziz döneminde vücuda getirilmişti. II. Abdulhamid döneminde denizcilik eğitimi programlarına önem verilmiş, ancak donanma tarihinde bu dönem donanmanın Haliç’te çürümeye terk edildiği bir evre olarak kayda geçmişti. 19. yüzyıl Düvel-i Muazzama’nın dünyanın dört bir yanında güçlü donanmalarla deniz aşırı kolonilerin elde edildiği bir dönemdi. Teknolojik gelişmelerle birlikte donanma anlayışında köklü dönüşümler yaşanmış, yelkenli ve ahşap gemilerden buharlı ve zırhlı gemilere geçilmişti. Abdülaziz saltanatının sonlarına doğru Osmanlı 30 zırhlı ve 74 ahşap gemi olmak üzere 106 parça gemiden oluşan bir donanmaya sahipti. Osmanlı yönetimi özellikle II. Meşrutiyet’ini ilanından sonra ülke savunması için deniz üstünlüğünün ne denli gerekli olduğunu görmekte gecikmedi. Ancak, donanma devlet bütçesinde yüklü bir maliyet oluşturuyordu. Zırhlı gemi dışarıya sipariş veriliyor, bu ise Osmanlı mali yapısını sürekli zorluyordu. Biriken Osmanlı borçları kısmen donanma siparişlerinden kaynaklanmıştı. Gerek yeni borçtan kaçınma, gerekse donanmanın kara ordusuna oranla denizlerin ufku nedeniyle daha güç denetlenebileceği endişesi II. Abdulhamid’i donanma konusunda sürekli vehme, endişeye gark ettirmişti. II. Meşrutiyet yıllarında 10.000 tonluk büyük gemi yaptırılması sürekli engellerle karşılaşmış, mali gerekçeler öne sürülerek Osmanlı’nın en azından Ege’de deniz üstünlüğünü yitirmesine göz yumulmuştu. Nitekim Balkan Harbi sırasında Osmanlı Donanması Yunan Donanması karşısında varlık gösterememişti. Cihan Harbi yıllarında ise abluka nedeniyle Osmanlı Donanması Çanakkale’den dışarı çıkamaz olmuştu. Her iki savaşta donanmanın bu durumu Osmanlı devletinin çözülmesini hazırlayan etmenler arasında yer alıyordu.

Oysa II. Meşrutiyet’le birlikte donanma kamuoyunun sürekli işgal etmişti. Güçlü bir donanma özlemi her gün taraftar toplamış, donanma giderek Osmanlı’nın geleceğini simgelemişti. Nitekim Tanin gazetesinde yer alan bir dilek üzere, halktan iane toplanarak iki kruvazör alınması, bu kruvazörlere “hürriyet” kahramanları Niyazi ve Enver’in isimlerinin verilmesi uygun görülmüştü. Bu amaçla İane-i Milliyye Komisyonları kurulmuş ve Osmanlı Bnakası’nda bir hesap açılmıştı. Enver ve Niyazi kruvazörleri için toplanan paralar ileride kurulacak olan Donanma Cemiyeti’nin mali kaynağını oluşturacaktı.

Aynı dönemde İtalyan donanması, Livorno’daki Fratelli Orlando Kardeşler tezgahlarına üç gemi sipariş etmişti. İlk önce inşa edilen Piza ve San Giorgio donanmaya katıldıktan sonra İtalyan Hükümeti mali gerekçelerle üçüncü geminin alımından vazgeçti. Sonuncu gemi satışa çıkarılmış, Osmanlı Devleti gemiyi donanmasına katmak üzere pazarlık masasına oturmuştu. Ancak Osmanlı parayı bulmakta güçlük çekiyor ve görüşmeler bir türlü sonuçlanmıyordu. Bu sırada Yunanistan’da siyasal iktidarsızlık kısmen sona ermişti. Kral Konstantin iki oğluyla Almanya’ya sürgüne gitmek zorunda kalmıştı. Bir aylık Rallis hükümeti istifa ederek yerine Kiriakuli hükümeti geçmişti.

Orlando Gemi Tezgahı genel müdürü, Osmanlı ile görüşmelerin sonuçlanmaması nedeniyle şansını bir kez de Yunanistan’da denemeyi düşünmüştü. Gemiye o günkü Yunan parasıyla 24 milyon drahmi bedel biçilmişti. Yunan Donanma Bakanı Damianos gemiye büyük ilgi göstermiş ancak meblağın kaynağını kestirememişti.

O sırada Balkanlar kaynamaya başlamıştı. Yunan donanmasının güçsüz konumu Yunan hükümetini endişelendiriyordu. Mısır doğumlu bir Rum olan George Averof’un vakfiyesi Yunan hükümetinin imdadına yetişti. 8 milyon drahmilik bir savaş gemisi alımı bu geminin bahriyede eğitim için kullanılması ve gemiye kendi adının verilmesi bağışın koşullarını oluşturuyordu. Nihayet Yunan hükümeti borç harç parayı denkleştirdi; 30 Ekim 1909’da satış sözleşmesi imzalandı. Babıali fırsatı kaçırmakla kalmamış Averof adını alacak geminin Yunan donanmasına katılması Osmanlı Hükümetini iyiden iyiye endişelendirmişti. 1910’da Almanya’dan alel acele Barboros Hayreddin ve Turgut Reis adını alacak 18 yaşında iki adet gemi satın alındı.

Bu arada Averof, Yunan donanmasının amiral gemisi olmuş ve İngiltere’de Kral V. Geoerge’un taç giyme töreninde Yunanistan’ı temsil etmişti. 1911 sonbaharında Yunanistan’a dönmüş ve bir süre sonra da Balkan Harbi’de destek vermişti. Ege Adalarının Yunanistan’a geçişinde önemli görevler üstlenmişti. Yunan donanma tarihine “Yunanlı ya da Helen Nelson” lakabıyla geçen geminin kaptanı Pavlos Kunduriotis, sonraları Donanma Bakanı, ardından Kral naibi ve 1924’te Yunanistan Cumhuriyeti başkanı olmuştu.

Averof, Cihan Harbi sonrası İstanbul’a demirleyen işgal kuvvetleri donanması arasında yer almış ve zaman zaman Karadeniz’e açılarak Ankara Hükümeti’ne meydan okumuştu. Yine aynı gemi, 1922 yılında İzmir’den ve Anadolu’nun Ege kıyılarından Türk ordusunundan kaçan Yunan askerlerini ve Rum ahaliyi Ege adalarına taşımıştı. Averof, vakfiyede yer aldığı gibi 1928’de okul gemisine dönüştürülmüşse de II. Dünya Savaşında tekrar amiral gemisi görevini üstlenmişti. Bu görevini 1951’e kadar sürdürmüş daha sonra yüzen müze olarak ziyaretçilere açılmıştı. Averof zamanla Yunanistan donanmasının “Efsane” gemisi oldu; çağdaş Yunan tarihinde güçlü bir konum elde etti. Yunan ulusal kimliğinin bir parçası oldu. Ekim 1944’te Yunanistan Alman işgalinden kurtarıldıktan sonra ilk resmi bayrak töreni başbakan Yorgo Papandreu tarafından bu gemide gerçekleştirildi. Ertesi gün Akropol’de aynı büyüklükte (9×7 m) bir bayrak çekildi.

Balkan Harbi arifesi Averof’un Yunan donanmasına katılışıyla Osmanlı’nın da bir dretnot alması şart olmuştu. İngiltere’ye Elswick’teki Vickers Ltd. Şirketine ilk sipariş verildi. Gemi, padişahın adını, Sultan Reşad V, kısaca Reşadiye adını alacaktı. 23.000 tonluk Reşadiye, Averof’a meydan okuyacak güçteydi. Bedeli 2.304.712 liraydı. Dretnot inşaatı zaman alıyordu. Osmanlı önce Trablusgarp’da, ardında Balkanlar’da savaşmış, Rauf Bey’in komutasında Hamidiye’nin gösterdiği yararlılıklara karşın denizde üstünlük kuramamıştı. Reşadiye’nin inşa edildiği tersanelerde Brezilya için de bir zırhlı inşa edilmekteydi. Brezilya hükümetinin geminin maliyetini ödeyememesi nedeniyle bu zırhlının da Osmanlı’ya satılması kararlaştırıldı. 27.500 tonluk bu gemiye Sultan Osman-ı Evvel adı verildi. Her iki gemi 1914 yılı ortalarında tamamlanacak ve Osmanlı hükümetine teslim edilecekti. Osmanlı hükümeti adaları Yunanistan’a kaptırdıktan sonra her ne pahasına olsun donanmasını güçlendirmekten yanaydı. Talat Bey adaların geri alınışı için bu zırhlıların şart olduğunu söyleyerek Maliye Nazırı Menemenlizade Rıfat Bey’i ikna etmişti. Dahiliye nazırı Halil Meteşe anılarında bu iki geminin alınışından söz ederken, “Averof’u Yunanlara kaptırdığımızın acısı yüreğimizde idi” diyordu. Sultan Osman dretnotunun komutanlığına Hamidiye kahramanı Hüseyin Rauf Bey tayin edilmişti. 1914 başlarında Vickers tezgahlarına Fatih adı verilen bir zırhlı daha sipariş edilmişti. Böylece Averof’a karşı Osmanlı üç büyük ve modern zırhlıyla Ege’ye açılacaktı. Ancak, Cihan Harbi bütün planları alt üst etti. İngiltere yaklaşan Cihan Harbi nedeniyle gemileri gasp etti. Gemileri almak üzere İngiletere’de bulunan Vasıf Bey, Rauf Bey ve personel ile Reşid Paşa İstanbul’a eli boş döndüler. Daha onlar İstanbul’a varmadan, 11 Ağustos’ta Goeben ve Breslau Çanakkale’den girerek Osmanlı Donanmasına katılacaklardı.

Averof, donanma tarihimizde sürekli gönderme yapılan bir zırhlı oldu. Balkan Harbi Felaketi bir ölçüde denizde yaşanan hezimeti de simgeliyordu. Averof, Ege adalarının işgalinde önemli görevler ifa etti. İmroz (16 Aralık 1912) ve Mondros (18 Ocak 1913) deniz muharebelerinde donanmamız Averof kruvazörünün üstün atış gücü karşısında yenilgiye uğradı. Osmanlı zırhlılarının en yenileri en fazla 16 mil sürat yaparken Averof 22 mile ulaşıyordu. Osmanlı zırhlılarının topları üç dakikada bir mermi atabiliyordu; Averof merkezi sistemli modern topları ile dakikada üç mermi savurma kapasitesine sahipti. İmroz muhaberesinde Averof’un isabet alması ve yan yatmasına rağmen Osmanlı donanmasının bir anlaşmazlık sonucu Çanakkale’ye dönüşü donanma tarihlerinde bir tartışma konusu oldu. Mondros deniz mütarekesinde Averof’un ezici üstünlüğü tartışma götürmedi. Sürati sayesinde sürekli yer değiştirmesi, atışlarının tanzim ve tashihini güçleştirmiş, Osmanlı donanmasının ateşini yarı yarıya etkisiz hale getirmişti. Donanma, Averof karşısında yenilmiş, güçlükle Çanakkle Boğazının içlerine sığınmıştı. Savaş sonucu Osmanlı zayiatı 41 şehit, 98 yaralı olmak üzere üzere 139 kişiydi.

“Müslümanlara Mahsus Kurtuluş Yolu” başlıklı halka parasız dağıtılan broşürde yer alan satırlara göre Balkan Harbi sırasında Averof zırhlısı nedeniyle yaklaşık 25 yıl Osmanlı donanması Ege’ye açılamamış, Selanik ve Ege’deki Osmanlı adalarını savunamamıştı. Yine Averof nedeniyle İzmir’den, Beyrut’tan Rumeli’ye asker sevkiyatı yapılamamıştı. Tek bir Yunan gemisi Osmanlı donanmasının elini kolunu bağlamıştı.

Kaynak: The Logbook of the Ottoman Navy

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s