İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI, Kısım 2

BİR GARİP SAVAŞ

Bir garip savaş. Ren’in sağ kıyısında her gün, 500 m ötede Chalempe’de mevzilenmiş otomatik Fransız silahlarının karşısından, on beş- yirmi tren geçiyor: gözcüler vagonları sayıp rapor etmekle yetiniyor…

Maginot Hattı’nda sıkıcı bekleyiş…
Nehrin yükselen suları birkaç mavnayı sürüklemiş: kurmaylar bunları, nehir kıyısındaki top yuvalarından faydalanarak ve Alman kıyısına ateş eder görünmeksizin batırmanın yolunu arıyor; bir Fieseler- Storch keşif uçağı, boğuk motorsiklet sesiyle devriye geziyor; hoparlörler İngilizlerin, canlı tek Fransız kalmayıncaya kadar savaşacaklarını haykırıyor: işçileri dağıtmaya, uçağı düşürmeye, bu moral kırıcı sesi susturmaya çalışan yok. Bir garip savaş! Yüz binlik orduların günlük raporları şöyle bağlanıyor: “Savaş kayıpları: yok. -Kazalarda ölenler: şu kadar (yüksek bir sayı).” Ordugahlarda en yoğun iş… tiyatro kollarına düşüyor. Garip savaş, garip!Cepheyi, deyi yerindeyse bir uyku sersemliği sarmış. 12 Eylül günü, Polonya’yı desteklemek üzere girişilen taarruz durdurulmuş; ortada, Polonya diye bir şey kalmadığı için. 30 Eylül’de kuvvetlerin Fransız topraklarına çekilme kararı alınmıştır. 16 Ekim’de Hitler Alman topraklarının kurtarılması emrini verince, ele geçirilmiş mevzilerde bırakılan artçılar sıkışıyor. Fransızlar, iyi niyetlerini göstermek için, en verimli maden kömürü yataklarının bulunduğu Forbach kesimini boşaltmaya başlıyorlar. Onların savunmadan başka bir şey bilmeyen askerlik inancında ilk değişmez kural iki cephede birden çarpışmamak. Buna göre herşey Maginot Hattı’nı savunma hedefine yöneltilmiştir; savunmanın temel dayanağı o olduğuna, düşman saldırısı durdurularak savaş orada kazanılacağına göre…Fransızların gözünde Maginot Hattı dini bir güven kayanağıdır. Ama biraz aklı olan küçük rütbeli bir kurmay subay bile bu kocaman tilki ininin kusurlarını bilir. Gerçekten de bir “hat”tır bu, yani üstünde ancak cephe savaşı verilebilecek çizgi şeklinde, derinlikten yoksun bir mevzi. Kuleler birbirini koruyamaz, bunları yapanlar hava kuvvetlerini nedense dikkate almamışlardır. Denizlerde olduğu gibi kara savaşında da zırhlı korunakları zorunlu kılan pike bombardıman ihtimali gözden uzak tutulmuş, birliklerin havadan taşınarak tepeden indirilebileceği hiç düşünülmemiştir. Tanklara karşı ray parçalarından yapılan engeller zayıftır, mazgallar güven vermez; atış alanları, düşman topçusu tarafından kolaylıkla tıkanabilir; kısa istihkamların ateş gücü mal olduğu paraya ve kapladığı yere oranla hiç drecesindedir. Maginot Hattı mükemmel bir sığınak ama savaşa elverişlilik bakımından orta halli bir mevzidir. Maginot alınmaz demekse, saçma. Neylesine saçma olduğu, 10 Mayıs 1940 günü ispatlanacaktır. O gün Almanlar, Belçika’daki, Eben-Emael üssünden başlattıkları bir hava hücumuyla Maginot’yu dört saatte zaptedecekler.
Maginot Hattı’nda, derinlemesine bir ışık ve gölge oyunu.
Bu olayı değerlendirmek isteyen bugünün Fransız kurmay subayları, savaş tarihi kitaplarında şu satırlarla karşılaşırlar: “Liege savunmasının kuzey kanadını oluşturan, müstahkem Eben-Emael Kalesi, kuzeydoğu istihkamlarımızın en güçlüleriyle kıyaslanabilir.”Uçağın varlığını dikkate bile almayan Fransız ordusunun düşünen kafaları, Maginot Hattı’nın Montmedy’de sona erdiği gerçeği üstünde bir nebze durmuşlardı. Hattı denize kadar uzatmak ve Paris havzasına girişi önleyecek ikinci bir hatla desteklemek üzere birçok tasarı hazırlandı.Sadece mali sebeplerle değil, daha çok, uzatılmış ve ikilenmiş bir Maginot Hattı’nda Fransız ordusunun hemen de bütün mevcuduyla görev alması gerekeceğinden, bu tasarılardan vazgeçildi. Tahkimattan amaç daha az mühimmata gerek duymak ve savaş kadar eski bir uygulama doğrultusunda kalarak, müstahkem mevkilerde ikinci dereceden birlikleri görevlendirebilmektir; bunun tam aksine, Maginot garnizonlarında çoksayıda ve uzmanlaşmış birliğin üslenmesi gerekiyordu. Fransız Harp Akademisi Saint-Cry’de rütbeler “lejyon” yerine “beton”da kazanılır oldu. Basel’den Sedan’a, seçme 21 tümen yeraltına yığılmıştı. Bunlar, hareketsizliğe mahkum, taşıttan yoksun, kabuklarının dışında işe yaramaz durumdalar. Maginot Hattı’nı üç kere uzatmak, büyük birliklerden üçte ikisini felce uğratmak demekti.Dahası var. Savunma için yapılmış olan Maginot Hattı’nı da savunmak gerekiyor. Tahkimata katılan her tümenin “aracı” denilen bir veya iki tümenle desteklenmesi bundan. Zaten yeterince esnek olmayan, hareket kabiliyeti zayıf Fransız ordusu, bu yüzden büsbütün kımıldayamaz duruma gelmiş ve bütün bunlara rağmen, Maginot efsanesi ordunun düşünen kafalarına zorla kabul ettirilmişti. Bri korgeneral, Maginot Hattı’nı ziyaretten dönüşünde pek heyecanlı görünen Windsor düküne iç yüzünden söz edecek oldu; bunu, Vincennes Sarayı’nda yemek yedikleri sırada dükten öğrenen Gamelin, peçetesini masaya bırakarak telefona koştu ve sapık düşüncesi için generalini bir güzel azarladı.

Maginot Hattı, sınırın, ortalama on kilometre gerisinde yer alıyor. Her “aracı” tümen, bir gözcü koluyla veya bir veya iki taburunu hattın ötesine sürmekte. Kendi içinde, merkez kuvvetleri ve koruyucu müfrezeler olmak üzere tekrar ikiye bölünen, zayıf bir öncü kuvvet. Aralarında, kimi zaman alabildiğine rahat, kimi zamanlar güç şartlar altında ilişki kurabilen de ancak bu koruyucu müfrezeler oluyor. Fransız ve Alman orduları arasında konuşmadan alınmışa benzer ateşkes kararını istisnai olarak bozan bir-iki cephe var: Lüksemburg sınırı yakınlarındaki Apach ve Forbach’ın tedirgin güney kesimi gibi… Almanların, şurada burada ateş açarak ulaşımı aksattıkları, postalara el koydukları oluyor. Fransızlarsa, bazen talihsiz bir düşman askerinin yakalandığı pusular kurmakla yetiniyorlar. Bu oyunda Fransa 100 esir alırsa, Almanların kazancı 3000 oluyor. Komutanlık, ön hatlarda başlayacak bir çatışmanın yaygınlaşmasından çekindiğini gizlemiyor. Çatışmaların tek mevziden öte sıçramamasına dikkat ediliyor.

Şaşılacak nokta, koruyucu ön birliklerle asıl hat arasındaki boşluk. Bu kesim halktan tamamen boşaltılmış -oysa Almanlar sınır boylarında bile sivil halkı olduğu yerde bırakmıştır. Köyler, yüz kızartıcı bir şekilde talan edilmiş -disiplinden eser yok-, bu yerlerde, yıkıntıları kaldırmakla görevli küçük istihkam birlikleri dışında canlıya rastlanmıyor. Köyler gibi kentler de boşaltılmış; Strasbourg bunlar arasında, bir ölü şehre dönmüş, soyup sağana çevrilmesinden öyle korkuluyor ki, sımsıkı bir jandarma kordonu altında. Fransa’nın güneydoğusuna doğru sürülmüş olan Alsace-Lorraineliler, orada, bir Fransızın Almanca konuşmasını hazmedemeyen Fransızlara karşı içlerinde kin biriktirmekle meşgul.

Ve yağmurlar başlıyor. Dertler çoğalacak. Bu dövüşsüz savaşta bir büyük yanlış yok mu zaten? 6 Ekim günü Hitler, Reichstag’daki bir konuşmasında barış tekliflerini sıralamıştır: Fransa ve İngiltere reddediyor ama bütün cephelerde çatışmanın durmuş olması, pazarlığın gizliden gizliye devam ettiğini düşündürüyor. Kaldı ki, Maginot ve Siegfried hatlarının geçilmez olduğu ve taarruzu ilk başlatanın felakete uğrayacağı düşüncesi de zihinlere yerleşmiş. Öyleyse bu anlaşmazlık, bir ideoloji ve ekonomi savaşını maskelemekten öte anlam taşımıyor. Hitler muhasara ve propaganda yoluyla pekala dize getirilebilir. Fransız ordusunu endişe ve can sıkıntısından doğan yoğun bir tembellik sarıyor. Mektuplarından anlaşıldığına göre asker uysal ama durgundur; silah atmadan terhis edileceğine inanıyor. Konaklama şartları genellikle kötü ama erzak bol ve mükemmel. Fransız askeri yiyip içiyor. Seyyar mutfak (Goulash- kanon) rejimi uygulayan Almanlara karşılık, Fransız subayları ziyafet masalarına oturuyor. Komutan karargahları da bunu kınayacak durumda değil: onlar da Paris’in büyük lokantalarında çalışmış ahçıları paylaşmakta, araç gönderip Vosges’dan alabalık, Boulogne’dan kalkan getirtmenin yollarını aramakla meşgul. Bu karargah lokantalarının en büyüklerinden biri, bindirilmiş şarap mahzenini yıllar yılı bozgundan bozguna taşıyacak ve silah bırakışmadan sonra Montauban’da boşaltacaktır.

Karşı kıyıdaki maskaralığa (Chamberlain’in şemsiyesi) cevap: Fransızlar Ren’in bu kıyısına, Hitler’in bir kuklasını yerleştirmişler.
Silah altındaki bu cümbüşün mazereti, henüz kan dökülmemiş olmasıydı. Kanın gövdeyi götürdüğü 1914-1918 yıllarının etkisinden hala kurtulamamış olan millet çoğunluğu ise, komutanlarından hoşnuttu. Bu seferki mevzi savaşında, bir öncekinde görülen anlamsız katliamlar, bir avuç toprak için büyük devletler arası çatışmalar, bir bildiri yüzünden başlayan taarruzlar olmayacaktı. Gene de Fransız ordusu, bu aradan faydalanarak, güçlenmeye ve pekişmeye bakmalıydı. Tam tersi oldu: Fransız ordusu gevşedi ve çözüldü.Oysa bu arada, parasız bir ders de verilmişti onlara. Wehrmatcht, Polonya’da yeni savaş yöntemlerini sergilemişti. Değerli bir ders ama Fransız ordusu bunun da değerini bilmedi.Ekim’den itibaren, 2. Büro’nun Polonya Savaşı’nı tenkitçi bir gözle inceleyeceği tuttu. Askerlik alanındaki Fransız görenekçiliğinin esiri olan, büyük komutanların düşüncelerine açıktan açığa karşı çıkmak da istemeyen büro, Almanların aynı incelemelerden çıkardıkları sade ve güçlü sonuçlara ulaşamadı: hat boyunca savunmanın iflası, hızın ateş gücüne üstünlüğü gibi… Gene de Alamnların uygulamaya koyduğu yeni savaş yönteminin bütün özelliklerini belirlemeyi başardı. Polonya zaferinin hemen de tamamen, uçaklarla işbirliği yapan zırhlı tümenlerin eseri olduğu gözler önüne serildi. Bu inceleme gerçekte bir değil, iki Alman ordusu bulunduğunu gösterdi; her biri kendi hızına göre ve öbürüne bağlı olmaksızın hareket eden bir piyade-topçu ordusu ve bir de tank-uçak ordusu. Ayrıntılara da giren 2. Büro, iki panzerdivisionenin harekatını ele aldı: Mlawa kilit noktasını zorlayan, Varşova’yı arkadan sarıp düşürmeden önce Narev kıyılarını temizlemeye yönelen 3. Panzerdivision ile Slovakya’dan çıkarak Galiçya’yı tarayan, hareket noktasından 300 km ötedeki Lvov’u ele geçirdikten sonra, 120 derecelik bir dönüşle, 3. Tümen gibi Varşova üstüne yüklenen 5. Panzerdivision. Bu arada, pike bombardımanların birlikler üstündeki etkisi, paraşütçülerden faydalanma, yolları tıkayan mülteci yığınlarının askeri manevraları felce uğratışı gibi konuları da inceleyen bu değerli belgenin gözden kaçırdığı bir nokta hemen de kalmamıştı. Askeri kırtasiyecilik yüzünden inceleme, o da bazı kurmayların eline, Mayıs savaşı sırasında geçti;iyi hazırlanmış olduğunu söylemekten başka bir şey yapmaya vakitleri yoktu. Bu yüzden belge, pek bir işe yaramadı.
Fransız komutanlığı, gerçekte bir Kriegspiel (savaş oyunu) olan Polonya Harekatı’ndan alınacak derslere önem vermek istemiyor. Belli etmeseler de, incelemeyi yapan subayların cesaretleri kırılmıştır. Asıl söz sahibi olan 3. Büro, Polonya’da olup bitenler üstünde sırası gelince durulacağını bildirmekle yetinecek. Şartlar, bir karşılaştırmaya elvermeyecek kadar farklı diye düşünülüyor. Öyle ya, Almanlar Polonya’da, orta halli komutanlar elinde, teçhizattan yoksun, savunma tesisleri olmayan çok geniş bir cephede karşılarına çıkan, çaresiz kalmış, ilkel bir orduyla savaşmışlardı. Alman ordusu Fransa’ya gelirse, karşısında, Joffre’un bir öğrencisi tarafından yönetilen, üstün techizatlı, düzenli cephelere bölünmüş bir savaş alanında mevzilenmiş, şimdiye kadar eşi görülmemiş bir savunma sisteminde, Maginot Hattı’na dayanan çağdaş bir ordu bulacaktı.İki durum arasında hiç bir benzerlik bulunmadığının en açık belirtisi, Hitler’in saldırmayışı değil mi zaten? Polonya’nın üstüne atılmıştı, Fransa önündeyse, bakın durmuş bekliyor.
Yağmur Hitler’in İşini Bozuyor
Sıkıcı bekleyiş…
Ustaca yönetilen, iyi donatılmış, mevzilenmiş, tahkim edilmiş, “majinolaşmış” bir orduya karşı ilk taarruz emrini Hitler, 27 Ekim’de imzaladı. Taarruz 12 Kasım’da, güneşin doğmasına bir çeyrek kala başlayacaktı.Fransa’yı mağlup etme kararı daha 1939’da, Polonya Savaşı sona ermeden alınmıştı. Hitler 7 Eylül’de bu kararı Wehrmacht ileri gelenlerine bildirirken, Varşova hala direniyordu. Generaller, ellerindeki araçlarla orantılı görünmeyen bu girişimi ciddiye almak istemediler. Onları, Führer’in doğuda parlak başarıya ulaşan savaş yöntemlerini batıya aktararak Fransa’ya taarruzu gerçekten göze aldığını inandırmak için, yeni şansölyelikte bir sıra toplantı yapılması, savaş yöntemi üstüne 6 numaralı eğitim kursunun düzenlenmesi ve nihayet 27 Ekim’de kesin emrin verilmesi gerekti.Demiryolu ve otoyollardan geçerek, Polonya’dan gelen Alman birlikleri Ren kıyılarında toplanıyordu. Brauchitsch, karargahları bir bir dolaşmaya özen gösterdi. Görüş birliği tamdı: Führer’in istediği taarruz mümkün değildir ve 12 Kasım’da harekete geçme emri bir çılgınlıktır. Brauchitsch, başkomutan olarak görevinin bu karara karşı çıkmak olduğunu düşündü.5 Kasım önemli bir tarihti: öğle üzeri, taarruz konusunda kesin karar alınacaktı: tamam mı, devam mı? Brauchitsch öğleden önce, yeni şansölyeliğe gitti ve Führer tarafından, yalnız olarak kabul edilmek istediğini bildirdi. Hitler isteksiz kabul etti onu. General söze, batıya taarruzu uygun bulmayan komutanların görüşlerini özetleyen bir muhtırayı okumakla başladı. Fransızlar güçlüydü. Alman ordusu henüz yeterince pekişmemişti. Ağır topçudan Fransız müstahkem mevzilerine saldırmak için gerekli mühimmattan yoksundular. Güçsüz bir düşmana karşı kazanılmış olan Polonya Zaferi’ne bakarak hayale kapılmak doğru değildi. Bu zaferin Almanya’ya, genel barış pazarlığına daha uygun şartlarla oturma bakımından sağlayacağı avantajdan faydalanılmalıydı. Asık yüzüyle Hitler önce dinledi. Ama orgeneral, aynı Polonya Savaşı’nın, Hitler rejiminin eseri olan yeni Alman ordusunda, yarattığı hayal kırıklığı konusuna gelince, işte o zaman kızılca kıyamet koptu.

“Piyade, diyordu Brauchitsch; geçen savaştaki gibi canla başla hücuma kalkmadı. Muharip birliklerde bile disiplinsizlikler görüldü…”

Bundan ötesini okuyamadı. Yan odaya geçtiğinde, öylesine perişandı, eli ayağı öylesine titriyordu ki, emir subayı bayılacağını sandı. Hitler üstüne yürümüş, kağıdı çekip elinden alarak yırtmış, yere atıp çiğnemişti. Sonra Kietel’i çağırdı :”Lakietel”i, ayni uşak Kietel’i- ve kapitone kapının ardından, generallerin aptallığına ve korkaklığına karşı kükreyen sesi işitildi.

Kietel, aslanın inine tekrar girdi. Hemen çıktı ve 27 Ekim emirinin onaylandığını açıkladı. Warlimont kararı telefonla Brauchitsch’in kurmayına bildirince, mesajı alan subay şaşkınlığını gizlemedi: “Ama, dedi; orgeneralim Führer’e, bu taarruzun niçin imkansız olduğunu anlatmaya gitmişti. “orgeneral Führer’i ikna edemedi” diye cevap verdi Warlimont. Brauchitsch istifa etti. Hitler buna, siperlerdeki erlerin de istifa edip etmediğini sorarak cevap verdi. Brauchitsch, görevi başında kalmak ve benimsemediği planları uygulamak zorundaydı.

12 Kasım taarruz planını, doğrudan doğruya Hitler’e bağlanan Başkomutanlık genelkurmayı hazırlamıştı. Alman ordus, Hitler’in bir ay önce tarafsızlıklarına saygı gösterme taahhüdünde bulunduğu üç ülkeye birden girecekti: Hollanda, Belçika ve Lüksemburg. Harekatın ağırlık merkezi (Schwerpunkt) Liege bölgesi olacaktı. Büyük yürüyüşe geçecek olan birlikler, von Bock komutasındaki  ordular grubu (B Grubu), deniz ve hava kuvvetlerine İngiltere’ye karşı bir deniz-hava harekat üssü sağlamak üzere, Kuzey Denizi kıyılarını ele geçirecekti. Von Rundstetd’in ordular grubuna (A Grubu), daha önemsiz bir görev verilmişti; bunlar, Ardenneler’i geçerek Meuse’ü zorlayacaklardı. Von Leeb komutasındaki bir üçüncü grup (C Grubu), İsviçre-Lüksemburg arasındaki sınırı tutacaktı.

“Hiçbir sınır, Fransa ile Almanya arasındaki kadar stratejik açıdan inceleme ve denemeye konu olmamıştır. Arazinin bütün özellikleri, bütün girinti ve çıkıntılar, bütün akarsu mecraları yüzyıllar boyunca incelendi…”
Hitler plandan pek memnun değildi. İki seyisine, Kietel ve Jodl’a “Shlieffen’in çizmelerini giymişler” diyordu (zaferin, düşmanın yanlarına ve gerisine yapılacak sahra harekatıyla kazanılacağını savunan Alman generali ve savaş tarihi yazarı). Onlara, 1914’te Alman sağ kanadının ileri harekatıyla yaratılan yaratılan sürprizin tekrarlanamayacağını anlattı. Fransa bu sefer, Belçika üzerinden gelecek bir saldırı bekliyordu. En seçkin Fransız birlikleri Ardenler’le Kuzey Denizi arasında mevzilenmişti ve Shlieffen kuramının yeni baskısı olan bu plan, harekatı, düpedüz bir cephe savaşına dönüştürebilirdi.
Niye saldırmıyorlar? Ne bekliyorlar? Ve Ren’in karşı kıyısında bir şaka: “Hitler otobüsü kaçırdı.”
Buna rağmen Hitler, söz konusu plana açıkça karşı çıkmadı. Strateji alanında güçlü bir sezgisi vardı ama Fransız generali Koeltz’in dediği gibi “içine doğan stratejik buluşları bir çırpıda ve inandırıcı biçimde açıklamasını sağlayacak yüksek kurmay eğitimi”nden yoksundu. Gerçekte bu Hitler’in, sadece başkomutan olarak değil, genel bir özelliğiydi: yeni fikirler zihninde belirirken bulanık oluyor, o bunları kimi zaman tek başına uzun uzun düşünerek, kimi zaman rastgele konuşarak belirgin hale getiriyordu. Sedan’da bir yarma harekatını çok önce düşünmüş ama uzun süre değişken varsayımlar arasında kararsız kalmıştı. Gelecek bölümde, Hitler’in bu dikkate değer özelliği üstünde duracağız.
Brauchitsch’e yapılan muameleyi 23 Kasım’da şansölyelikte bir araya gelen ordu komutanlarına reva görülen ağır hakaret takip etti: “Hitler generallerine köpek muamelesi etti, diyor Halder; bunu başka türlü anlatamam.” Gene de itiraz edenler oldu ve General Leeb daha sonra işi, taarruz tasarısını önlemek için bir yüksek komuta grevi teklifine kadar götürdü. Ama itaat alışkanlığı ve o uğursuz sadakat yemini, bu askerlerden çoğunun elini kolunu bağladı.
Walter von Brauchitsch
Sonunda batı taarruzu hava şartları yüzünden ertelenecektir. Hitler, uçaklarının ve tanklarının o parlak Polonya yazına gölge düşürmeyecek bir sonuç alabilmesi için, uygun hava şartlarını zorunlu sayıyor. Oysa 1939 sonbaharında hava berbat… Kasım’la birlikte sel halinde yağmur başlıyor. Nehir suları yükseliyor, seller ovalarda tanklara karşı büyük engeller yaratıyor. Hava tahminlerinde hala, Atlantik’te ilerleyen ve gelecek günlerin de fırtınalara sahne olacağına işaret eden bulut kümelerinden söz ediliyor.Ayın 7’sinde Hitler taarruz tarihini 9 Kasım’a erteleyecek. Derken 13’üne, sonra 16’sına, sonra 20’sine. Führer’in içine bir kurt düşmüştür: günde iki kere yayımlanan hava raporlarının Luftwaffe tarafından hazırlanmasını istiyor; kara ordusu generallerinin meteoroloji uzmanlarını satın almış olmalarından korkuyor. Ne var ki, hava kuvvetlerinin barometre-adamları da karamsarlıkta meteoroloji uzmanlarından geri kalmıyor. Ertelemeler birbirini kovalıyor: 27 ve 29 Kasım, sonra 4, 6, 12 Aralık…
1914 Shlieffen Planı ve 1940 Sedan Planı

Garip bir savaş bu! Yağmur, bardaktan boşalırcasına yağıyor. Alsace’da veya Ardenler’deki konaklama yerlerinde insanlar, sonu gelmez sığınaklar altında perişan, şiltelerde kullanılacak samanlar ambarlarda çürüyor. Koşulu topçunun binlerce hayvanı, ya anlaşılmaz bir hastalıktan ya da bakıcılarının ihmali yüzünden ölüyor. Bozuk hava temel eğitimi durdurmak ve arazi çalışmalarını ertelemek için iyi bir bahanedir. Askerler köy kahvelerinde üst üste, sıkılıyor, sıkılıyor, sıkılıyorlar.

Doktrinden eyleme geçiş
Daha 1939 Eylülü’nde Hitler, genelkurmayı önünde, gelecekte batıya taarruz planının dayanağı olan görüşü açıklamıştı: “Zırhlı birliklerimizin Belçika kentlerinde ve ara sokaklarında oyalanması gerekmez. Kentlere girmeseler de olur. Dalgalar halinde ilerlemeli ve savunması zayıf mevzilere saldırarak, cepheler kurulmasını önlemelidirler.” Hitler’in gözünde en büyük strateji ustası, durumun gereklerine kurama bağlı kalmadan uyma işini en aşırı noktasına götürebilen kimsedir.
Hitler için, bu geçit resimleri, bu Heil’ler, emri altında Avrupa’yı fethe çıkacak bu askerler gerekliydi. Eski Almanya’nın temsilcileri ve bir çeşit taşra eşrafı saydığı ve nefret ettiği generallere karşılık, bu askerler onun gözünde Alman milleti demekti.
“Bir kere savaş başlayınca, önemli olan hak ve hukuk değil, savaşı kazanmaktır.” (Hitler’in generallerle konuşması, Ağustos 1939)
“Karar, zamanın şu anda bizden yana işlemesine bakarak alınmıştır; altı ay sonra her şey değişebilir. Sonuncu bir etken olarak, bütün alçakgönüllülüğüme rağmen kendimi, yeri doldurulmaz kişiliğimi sayabilirim. Benim yerimde benden başka hiçbir asker, hiçbir sivil düşünülemez.” (aynı konuşma)
Siegfried Hattı’nın önündeki tank engelleri de -başka sebeplerle de olsa- Maginot Hattı’nın hendekleri, “ejder dişleri” ve “çelik tarlaları” kadar faydasız kalacak. Savaş tanrısı, strateji ustalarının hazırlıklarıyla alay etmekten her zaman hoşlanmıştır.
DENİZDEKİ SAVAŞTA BİR GARİPLİK YOK
İkinci Dünya Savaşı’nın bir Avrupa savaşından çok, kıtalararası bir ekonomi çatışması olduğunu gösteren iki gelişme var: karada tek silah patlamazken, denizlerde savaş daha ilk günden başlamış, olanca şiddetiyle devam etmekte. Savaş ilanından sadece on saat sonra, 3 Eylül günü saat 21’de, New York’a gitmekte olan 13500 tonluk Athenia gemisi bir patlama sonucu batmıştır, 28’i Amerikalı yolcu olan 112 can kaybı var. İkinci Dünya Savaşı’nın Lusitania’sı, daha ilk gün ortaya çıkıyor. (Lusitania, 124’ü Amerikalı olan 1200 yolcusuyla, 7 Mayıs 1915’te bir Alman denizaltısı tarafından batırılmış ve Amerika’nın bu yüzden savaşa girebileceği düşünülmüştü.)
Alman denizaltıları, neylesine savaşçı olduklarını, daha ilk günden başlayarak ortaya koydular. Resimde, İngiliz gemisi Athenia’yı batıran, Yüzbaşı Lemp komutasındakiAlman denizaltısı
Völkischer Beobachter gazetesi, ertesi gün ortaya bir iddia atıyor: hangi Allah’ın belası araçla ise, Athenia’yı batıran ve Almanya ile Amerika arasında bir olay yaratmak için 1500 cana kıymayı göze alabilen, Churchill’dir. (Churchill, 1912’deki görevine yeniden getirilmiş, amirallik birinci lordu olmuştur.) Churchill suçlamayı reddedecek ama pek inanan olmayacaktır. Oysa Völkscher Beobachter’in haberi yalandır; Athenia’yı batıran Churchill değil, Alman hücumbotu U30’un komutanı Yüzbaşı Lemp’ti. Ne var ki, bunu doğrulamak için, Nürnberg Duruşmaları’nı beklemek gerekecek. Ancak o zaman öğrenilecek ki, Kriegsmarine (Alman Deniz Kuvvetleri) seyir defterini tahrif etmiş, , şimdilik torpilleyerek çatışmaları başlatmak suçundan, Yüzbaşı Lemp’e bir disiplin cezası verilmiştir.İki gün sonra, gene bir gemi, Royal Spectre batırılıyor. Bu defa U48’in komutanı genç Yüzbaşı Herbert Schultze, durumu doğrudan Churchill’e bildiriyor: “CQ-Transmit to Mr. Churchill Stop Have sunk British SS Royal Spectre position XYZ Stop Please pick up the crew.” (CQ Mr. Churchill’e bildirin Stop İngiliz Royal Spectre gemisini batırdım mevkii XYZ Stop Lütfen mürettebatı toplayın.) Athenia ile Royal Spectre, Hitler’in U boot’ları tarafından 1939’dan 1945’e kadar batırılacak 2603 geminin liste başlarıdır.
Yüzbaşı Herbert Schultze meşe yapraklı “şövalye nişanı”nı bizzat Führer’den almıştır. Yukarıda, Schultze
Savaşın vaktinden önce başladığı inancı deniz kuvvetlerinde, kara kuvvetlerine oranla daha yaygındır. Almanya’nın su üstü filosu henüz güçsüz: Versailles Antlaşması’nın sınırlaması uyarınca (en çok 10000 ton) yapılmış 3 cep zırhlısı, Admiral Graf Spee, Admiral Sheer ve Deutschland; 26000’er tonluk 2 muhrip kruvazör, Sharnhorst ve Gneisenau; 1 ağır kruvazör, Prinz Eugen; 5 hafif kruvazör ve 22 destroyer. 35000 tonluk Bismarck ve Tirpitz zırhlıları yeni bitirilmiş, şimdilik “H” ve “J” diye adlandırılan iki yeni tekne henüz kızağa konmuştur. Kısası, yapım çalışmaları yeni başlayan ve denizlere hükmetmesi henüz beklenmeyecek bir donanmadır bu.Beride, denizaltı yapımına yeniden ancak 1935 yılında, Deniz Yarbay Karl Dönitz’in 3 küçük tekneden oluşan “Weedingen” filotillasını yaratmasıyla başlanmıştır. 1939’da yapımı bitmiş denizaltı sayısı 57’ye yükselir; ama bunun yarı kadarı, Atlantik’te işe yaramaz, 250 tondan küçük tekneciklerdir ve çoğunun henüz seyir denemeleri bile tamamlanmamıştır. Almanya’nın denize, aynı anda üç-dört denizaltı indirir duruma gelmesi için, daha pek çok hafta geçmesi gerekecek.Müttefiklere gelince, 1914’lerin, her biri 8 büyük parçalık 8 filodan oluşan dev İngiliz donanmasından eser yok artık. Deniz kuvvetlerini yeniden güçlendirme programı yürürlüğe girmiştir ama Kİng George V tipi zırhlılar ve İllustrious tipi uçak gemileri tersanelerden ancak 1941’de çıkmaya başlayacak. O vakte kadar elde, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma 13 gemi (10 zırhlı ve 3 muharip kruvazör), beşi zırhlıdan bozma 6 uçak gemisi var ve 1919’dan bu yana yapılmış gemi sayısı sadece iki: Nelson ve Rodney.İngiltere’nin daha küçük tonlu savaş gemileri mevcudu küçümsenemezdi: 8 pusluk 15, 6 pusluk 49 kruvazör, 184 destroyer, 38 şalopa v.d. Ne var ki, İngiltere, dünyayı çevreleyen deniz yollarını ve sadece İngiliz bandıralı 2500 ticaret gemisinin her gün seferde bulundurulması demek olan bir deniz trafiğini güven altına almak zorundaydı.

İtalya kazara savaşa girerse, İngiltere’nin büyük ve çağdaş bir deniz kuvvetini daha hesaba katması gerekecekti: 4 zırhlı (bunlar arasında 35000’er tonluk pırıl pırıl 2 savaş gemisi, Vittorio Veneto ile Littorio), 7 ağır kruvazör, 12 hafif kruvazör, 59 destroyer, 68 torpidobot, 105 denizaltı. Mussolini’nin savaş dışı kalması bu donanmayı da saf dışı bırakmakta ve Almanya’ya karşı girişilecek savaşa, kara ordusundan farklı olarak, bütünüyle yenilenmiş olan tüm Fransız donanmasının katılamsına imkan vermektedir. Bu donanmada, 3 eski zırhlıdan başka, İngilizlerin muharip kruvazör sınıfına soktuğu 26000 tonluk iki büyük gemi (Dunkerque ile Strasbourg) yer alıyor; o devrin en güçlü tekneleri olacak 35000’er tonluk Richelieu ve Jean-Bart ise denize indirilmek üzere. Hepsi tersaneden yeni çıkmış 18 ağır kruvazör tutarlı bir güç meydana getiriyor; 28’i denize indirilmiş, 24’ü henüz kızakta 52 torpil avcısı İngilizlerce hafif kruvazör sınıfına sokuluyor. Fransa’nın, askerlik açısından en kötü durumda olduğu sırada, monarşi döneminden bu yana en güçlü donanmayı gerçekleştirebilmesinin sebepleri, gemi yapımının aralıksız devam etmiş olması, ölen Denizcilik Bakanı Georges Leygues’in becerikliliği ve Genelkurmay Başkanı François Darlan’ın yeteneğidir, denebilir.

Bu arada İngiltere’yi tedirgin eden bir teknik arıza var: kıyıları boyunca, nehir ağızlarında tahrip edilen gemilerin neye uğradığı anlaşılamıyor. Thames Nehri’nde art arda altı yük gemisi infilak ediyor; filonun en güçlü kruvazörü Nelson yaralanmış, onarımı haftalar sürecek. Bir akşam, Birinci Deniz Lordu Amiral Sir Dudley Pound, kısacık piposunu sinirli sinirli çekerek Churchill’e gider ve Almanların bu can sıkıcı kayıplara yol açan gizli bir silah bulmuş olmaları ihtimalinden söz eder. Bunun nasıl bir silah veya araç olduğu öğrenilmedikçe, önleyici bir tedbir almak da mümkün olmayacaktır.

Kaygılı birkaç gün daha.  22 Kasım’da, Thames’in ağzındaki Southend-on-the-Sea’den haber geliyor: uçaksavar toplarının ateş açtığı bir Alman uçağı, hafiflemek için pek çok ağırlık atmış ve bu arada Shoeburyness çamur bölgesine düşen bir nesne, sular çekildikten sonra ele geçirilmiş. Mayın uzmanı iki subay, Ouvry ve Lewis, hemen Woolwich’e gidiyorlar. Sözü edilen nesneyi bularak, deerme çatma bir ışık düzeneğiyle buz gibi soğuğun altında kapsülünü çıkarmaya çalışıyorlar. Ağır ağır yükselmeye başlayan suların daralttığı zaman süreci içinde, elleriyle acayip nesnenin bütün tümsek ve çıkıntılarını yoklayan iki uzmanın çalışması yanında, Korkunun Bedeli (Salaire de la Peur) adlı filmin dehşet sahneleri çocuk oyuncağı kalır. Korku filmlerinin vazgeçilmez suç ortağı olan şans, Alman mürettebatın açılan ateş altında heyecana kapılarak otomatik patlama düzeneğini harekete geçirmelerini  önlemiştir. Ouvry ile Lewis işi başarıyorlar. Hitler’in ilk gizli silahı olan manyetik  mayın Southend’e götürülüyor. Bundan öte yapılacak iş, sığ sulara serpilmiş bu cehennem ateşlerini madeni gövdelerine çekmemeleri için, gemilerin antimanyetik hale getirilmesinden ibarettir.

“Manyetik mayınların ilk darbesiyle, allak bullak olmuştum. Önleyici tedbirlerin dışında, bir karşı saldırı yolu arıyordum…” (W. Churchill, Savaş Anıları)
1914-1918 savaşı sanki hiç kesilmeden devam ediyor. Demek ki bundan böyle deniz kuvvetlerinin ilk görevi, kıtaya uzanan nakliye yolunu korumak olacak: bu iş, tek can ve araç kaybetmeksizin başarılacaktır. Bundan sonra almanya’nın ablukasına sıra geliyor. 1918’de İskoçya ile Norveç arasındaki geniş alanda gerçekleştirilen  mayın tarlaları yenileniyor. 60. Paralel’in çalkantılı sularında nöbete girmek üzere, yardımcı kruvazör niteliği kazandırılmış yük ve yolcu gemilerinden oluşan hayalet devriyeler yeniden ortaya çıkıyor. Bunlardan biri olan Rawalpindi, 23 Kasım günü hava kararırken, 4 mil kadar açıkta büyük bir savaş gemisinin karaltısını seçiyor. Birkaç dakika süren ümitsiz bir savunmadan sonra, Scharnhorst’un yaylım ateşi altında sulara gömülecek.1916’dakine benzer bir denizaltı savaşı başlamakta. Sürüleri hatırlatan konvoylar beliriyor: başlarında çoban yerine bir iki zırhlı veya kruvazör, çevrelerinde çoban köpekleri gibi dolanan destroyerler, silahlı şalopalar veya korvetler. Kayıplar şimdiden ağır: eylülde 41, ekimde 27, kasımda 21 ve aralıkta 25 gemi; savaş ilanından 1939 sonuna kadar toplam ağırlığı 420000 ton tutan tam 114 gemi- 1916’daki kayıp sayısına eşit. Savaş gemilerini de aynı tehlike bekliyor. 17 Eylül günü, İngiliz uçak gemisi Courageous, güvertesine bir uçağın inişini kolaylaştırmak için yaptığı bir manevra sırasında; Kaptan Shuhart komutasındaki U29’a yakalanıyor. On beş dakika sonra, İngiliz Deniz Kuvvetleri ilk deniz kaybına uğruyor. 14 Ekim günü, olağanüstü bir uygulamaya sahne oluyor. Saat 00.59, Scapa Flow Koyu’nda demirli İngiliz Zırhlısı Royal Oak şiddetle sarsılıyor. Yatağından fırlayan komutan, kazan dairesinde bir patlama sanarak aşağı iniyor. Bu sırada iki mil ötedeki U47’nin komutanı Yüzbaşı Günther Prien, ikinci bir hücum için torpilsalar’larına mermi sürmektedir. Çarpışma su yüzünde, kuzey şafağının süt beyaz göğü altında uyuyan kıyılara karşı ve öylesine korkudan uzak bir havada olup bitiyor ki, genç Teğmen von Varendorff bacaklarının uyuşukluğunu gidermek için güverteyi arşınlamaya kalkacak ve komutanından alçak sesle bir azar işitecektir. İlkinden yirmi sekiz dakika sonra, 01.27’de, yeni bir yaylım ateşinde Royal Oak isabet alıyor. İngiliz gemisi 24 subayla 809 deniz erini ölüme sürükleyerek batarken, Alman Komutan Prien geldiği yoldan sessizce dönmeye başlıyor; Kirksound Boğazı’nda yolu bir ölçüde tıkayan iki batık geminin arasından süzülüyor. Açık denize çıkıyor ve onu haklı bir şerefin beklediği Almanya’ya doğru yola koyuluyor.
Atlantik sularında birbirine rastlayan ve selamlaşan iki Alman denizaltısı
   Henüz başlayan bu deniz savaşında, 1914’ün büyük günlerini hatırlatan bir özellik daha var: hava kuvvetlerinin önemsiz rolü. İngiliz hükümetinin bir kararnamesi, limanlardaki gemilerin bombalanmasını yasaklıyor, buna karşılık açık denizde izin var. Wellington ile Blenheim’ın birlikleri Wilhelmshaven açılarında bu izni kullanıyorlar ama Admiral Sheer tehlkeyi hafif yaralarla atlatıyor. Buna karşılık, Scapa Flow’a saldıran Luftwaffe’nin aldığı sonuç da, seyyar batarya haline getirilmiş olan, Jellicoe’nun eski amiral gemisi Iron Duke’ü karaya oturtmak oluyor. Home Fleet (Anavatan Filosu) Başkomutanı Sir Charles Forbes bundan, hava tehlikesinin fazla büyütüldüğü sonucunu çıkarıyor. Erken varılan bu hükmün bedeli ağır olacak.
Gelmiş geçmiş savaşlar da birbirine benzer… 17 Ekim 1914, Scapa Flow’a giren bir Alman denizaltısı, İngiliz donanmasında şiddetli bir tepkiye yol açmıştı. Yirmi beş yıl sınra, hemen de günü gününe, 14 Ekim 1939, gene bir Alman denizaltısı, gene Home Fleet’in canevine girdi ve Royal Oak zırhlısını batırdı. Yukarıdaki plan Alman U47 denizaltısının geliş ve dönüş yolunu gösteriyor
1914’le son benzerlik, uzak yol avcıları. Graf Spee’nin avlanışı, yirmi beş yıl önce Königsberg ile Emden’in kovalanışında duyulan bütün heyecanın yeniden yaşanmasına yol açıyor.Amirallik 1 Ekim günü, Admiral Graf Spee’nin Atlantik’te olduğunu ve Brezilya açıklarında Clement adlı gemiyi batırdığını haber almıştır. Yirmi gün sonra, Norveç gemisi Lorentz H. Hansen’den kurtulanlar Orkney Adaları’na ulaşıyorve gemilerinin Deutschland tarafından batırılışını anlatıyorlar. Demek ki, bir Kuzey diğeri Güney Atlantik’te, iki Alman cep zırhlısı görev başındadır. Gemi yapımcılığı şaheseri, dehşet verici araçlardır bunlar: 11 pusluk toplar, 10 cm kalınlığında zırh, 28 mil sürat yapan makineler, perçin çivisi yerine lehim kullanılarak sağlanmış ağırlık tasarrufu sayesinde, 10000 tonluk bir tekneye sığdırılabilmiştir. Ne pahasına olursa olsun, denizlerden uzaklaştırılması gereken bir tehlike bu… İki gemi birbirinin eşi, yalnız komutanlar arasında pek benzerlik yok. Deutschland’ın komutanı aşırı bir ihtiyatlılık örneği vererek, kısa ve verimsiz bir avdan sonra daha 11 Kasım’da Wilhelmshaven’e dönüyor. Graf Spee’nin komutanı Albay Langsdorff ise ısrarla savaş arıyor. Üstelik, davranışlarında da kusursuz: bütün mürettebatı kurtarılmadan hiçbir gemi batırılmamış, esir bütün subaylar Graf Spee’de saygıyla ağırlanmış, esir mürettebat ise, cep zırhlısına ikmal gemisi olarak refakat eden Altmark’ta güler yüzle misafir edilmiştir. Langsdorff henüz bir damla kan akıtmamış olmakla övünüyor.
Yeni Zelanda kruvazörü Achilles
Önce bu iki uzak yol avcısına, sonra tek kalan Graf Spee’ye karşı müttefikler, hemen de bir donanma gönderiyor. Zırhlılardan, kruvazörlerden ve uçak gemilerinden oluşan sekiz deniz tümeni, Seylan Adası ile Antiller arasını taramaktadır. 2 Ekim’de SS Trevanion’dan alınan bir S.O.S. yalnız gezen zırhlının kıstırılacağı ümidini veriyor. Günler, haftalar geçiyor. Uçsuz bucaksız denizlerde Graf Spee’nin izine rastlanmıyor.Peşine düşenleri yanıltmak için Langsdorff , Hint Okyanusu’nda geniş bir kavis çizmiştir. Bu seferden Atlantik’e yarı memnun dönüyor. Erzak ve mühimmatı azalmış ve 30 Eylül’den ber topu tpou 50000 tonluk 9 tekne tahrip edebilmiştir, onunki kadar güçlü bir gemi için zayıf bilanço. Almanya’ya dönmeden önce, yoğun bir deniz trafiği olan Rio de la Plata sularından geçmek ve av listesini kabartmak istiyor.
Graf Spee’yi ilk gören Ajax Kruvazörü
Saat 06.08, Graff Spee henüz Montevideo’ya 150 mil uzaktayken gözcüler ufukta bir duman seçiyor. Yeni bir kurban bulduğuna inan Langsdorff seğirtiyor. Sekiz dakika sonra gördüğü, bir savaş gemisidir. Aldığı emirlere göre çarpışmadan kaçınması gerek ama uzun bir yaz gününün sabahında, kaçmak o kadar kolay değil; üstelik Langsdorff altındaki teknenin, su üstü kısmı ufukta belirmeye başlayan bu hafif kruvazörün hakkından çabucak gelecek kadar güçlü olduğuna inanıyor. Birkaç dakika sonra, iki gemi daha giriyor görüş alanına –artık kaçıp kurtulmak için geçtir. Güneş Alman komutanın gözüne girmekte ama görüş şartları mükemmel; hafif bir rüzgar ve kuzeydoğu doğrultusunda biraz deniz var. Graf Spee’nin ilk gördüğü kruvazör, 6 pusluk Ajax’dır. İkinci, aynı güçte, Yeni Zelanda Deniz Kuvvetleri’nden Achilles. Üçüncü gemi, 8 pusluk topla dontılmış Exeter. Bunlar Komodor Harwood’un komutasında G Filosu’nu oluşturmakta; zırhlısı ve uçak gemisi olmadığına göre, noksan bir filo; üstelik, birliğin dördüncü gemisi Cumberland Kruvazörü, o sırada, Falkland Adaları’nda ikmal yapıyor. Üçe karşı bir ama Langsdorff tek tek hasımlarının hepsinden çok üstün. Birbiri peşi sıra ve hiç yara almadan üçünü de rahatça batırabilir.
Exeter, Graf Spee’yle tutuştuğu çetin savaşta aldığı yaraları sardıktan sonra
Çarpışma saat 06.04’te başladı. Bir buçuk saat sonra Exeter, dört kulesinden üçü devrilmiş, iskele tarafına yatmış, perişan halde savaşı bıraktı. Port Stanley’e doğru yola çıktı. Öbür iki hafif kruvazör olağanüstü bir inatla dövüştüler; Graf Spee ile Exeter arasındaki düellodan faydalanarak, ikinci derece topları bile onların en ağır silahları gücünde olan Alman zırhlısıyla yakın dövüşe girdiler; Graf Spee üst üste isabet aldı. Öbürleri de öyle; Achilles’in hafif,Ajax’ın ağır yaraları var. Vuruşma gücünden hiçbir şey kaybetmeden dev geminin karşısında yalnız kalıyorlar, tek üstünlükleri ondan biraz daha fazla sürat yapabilmeleri. Graf Spee onları kaçmaya zorlayabilir.Ama kaçan Alman zırhlısı oluyor.Yaraları tehlikeli değilse de önemlidir. Mutfak bölümü parçalanmış, gövde isabet almış, toplarının bir kısmı kullanılmaz hale gelmiştir; çok sayıda yaralısı var. Langsdorff’un yerinde dar kafalı brisi olsa hemen açılır, okyanusun sonsuzluğuna dalarak kaçmaya davranırdı. Ama Graf Spee’nin insan yanı ağır basan ve savaşı anlamsız bulan komutanı, gemisini onarmak ve yaralıları karaya çıkarmak için sakin bir liman aramaktan başka bir şey düşünmüyor. Yakında Montevideo var, rotasını oraya çeviriyor. Tuzağa düşmektedir. Zafer kazanmış iki küçük kruvazör, Uruguay karasuları sınırında pusuya yatıyor; Falkland Adaları’ndan alelacele dönen Cumberland da ertesi gün onlara katılıyor.Üç gün boyunca dünyayı bir heyecan dalgası saracak. İngiliz amiralliği üç kruvazörü ile övünmekte. Dünya kamuoyu olayın sonunu merak ediyor. Kudurmuşa dönen Hitler, Langsdorff’u telgraf şimşekleriyle dövüyor, korkaklığından, ihanetinden söz ediyor. İstediği, Graf Spee’nin Montevideo’dan derhal ayrılarak kendini batırmasıdır. Langsdorff adamlarını feda etmeyeceğini bildiriyor, Uruguay’daki Alman elçisinin ve koşup Buenos Aires’e gelen Nazi ajanlarının ısrarlarına göğüs geriyor. Uruguay hükümetinden aldığı yetmiş iki saatlik süre dolmuştur. Ya Montevideo’dan ayrılması ya da Hitler’in kesinlikle yasakladığı şeyi yaparak, enterne edilmeye razı olması gerekiyor.

17 Aralık günü, saat 18’de, Montevideo rıhtımında büyük bir kalabalık toplanmış. Graf Spee limandan çıkıyor. Güvertelerinde hala savaş havası esen Achilles, Ajax ve Cumberland’a, henüz takviye gönderilmemiştir. Ne var ki Langsdorff, mürettebatın büyük kısmını karaya çıkarmış; batan güneşin kızıl ışıkları altında, muhteşem tekneyi körfezin ortasına doğru götürenler, onu biraz sonra batırmakla görevli üç-beş kişiden ibarettir. Kulakları sağır eden birkaç patlama. Graf Spee kendini ağır ağır sulara bırakıyor; öylesine sığda ki, enkazı uzun süre su üstünde kalacak. Gemiden son ayrılan Langsdorff’tur. Ertesi gün intihar ediyor. Vehimli Hitler, kökü tarihe uzanan bir korkuya kapılmıştır: Graf Spee’nin başına gelenler Deutschland için de söz konusu olabilirdi pekala. O zaman Almanya’nın (“Deutschland”) haysiyetsiz bir şekilde sulara gömülüşünü bütün dünya alaya alacaktı. Hitler hemen, geride kalan cep zırhlılarının bu en kıdemlisinin adını değiştiriyor: Deutschland’ın adı artık Lützow’dur.

“Ölüme giderken, vatanımın ve Führer’imin davasına ve geleceğine sarsılmaz bir inancı da içimde götürüyorum.” (Graf Spee’nin Komutanı Langsdorff’un intiharından önceki son sözleri)
SOVYET ORDUSU FİNLANDİYA’DA SAHNEYE ÇIKIYOR
Bu sırada doğuda önemli gelişmeler oluyor. Rusya, Hitler’le yaptığı anlaşmadan hemen faydalanmaya bakmıştır. Baltık kıyıları boyunca, Çarlık Rusyası’nın eski eyaletleri olan, küçük ama yürekli üç ülke sıralanıyor: minik Estonya (başkenti Tallin), güçlü Letonya (başkenti Rİga), güzel Litvanya (başkenti Kovno). Avrupa’nın, birbirine benzeyen ve benzemeyen bu uç ülkelerinde, onları Rus boyunduruğundan kurtaran gün kutsanır ve Almanya, bağımsızlıklarının koruyucusu sayılırdı. Oysa yeniden boyunduruk altına girmelerini Hitler hazırladı.28 Eylül’de SSCB, Estonya’yı bir karşılıklı yardım anlaşması imzalamaya zorluyor. Aynı aldatıcı terim, 5 Ekim’de Letonya’nın, 11 Ekim’de Litvanya’nın elini kolunu sımsıkı bağlamaya yarıyor. Hükümetler direnmeye, şartları tartışmaya çalışıyor; hiç değilse iç işlerinde bağımsız kalabilmek için kendi aralarında görüşüyorlar. Ama ülkelerini askeri işgalden koruyamıyorlar. Dagö ve Osee adalarıyla Windau ve Libau limanları Sovyet üslerine dönüşmüştür. Kızılordu ilk defa zengin batı kentlerine giriyor. Bir rapor, müttefik haber alma servislerinde gülümsemeye yol açacak: riga’da Rus subaylarının karıları bir opera galasına, tuvalet sandıkları geceliklerle gitmişler.Geriye, Sovyet şartlarına henüz boyun eymemiş tek Baltık ülkesi -yarı Baltık, yarı İskandinav ülkesi- Finlandiya kalıyor.Öbürlerinden daha önemlice bir ülke: 4 milyon nüfusu ve bir pencereyle Arktik Denizi’ne açılan geniş toprakları var. Finlandiyalılar Rusları iyi tanıyor ve atarından devraldıkları bir yetenekle, onlara kendilerini saydırmayı biliyorlar: Petersburg’un varoşlarına kadar uzanan bir çarlık eyaleti olduğu günlerde bile Finlandiya, siyasi hürriyetini ve bağımsız ordusunu korumayı bilmiştir. Ülke bağımsızlığına kavuşuyor, yıllar geçiyor ve Fİnlandiyalıların gönlünde, Bolşevikleşen Rusya’ya karşı derin bir küçümseme duygusu ve Karelya üstünde hak iddia eden, “Finlandiya İmparatorluğu”nun Urallar’a kadar uzandığı tezini savunan aşırı bir istek uyanıyor. Oysa Rusya da gururlu Finlandiya’dan, Arktik Denizi’ne açılan topraklarından vazgeçmesini, Hanko Yarımadası’nda Rusların bir üs kurmasına razı olmasını ve Leningrad’ın rahat nefes alması için sınırını biraz çekmesini istemektedir.

Eğer hükümet, yalnız milletin sesine kulak verseydi, hayır diye kestirip atacaktı. Aklın sesini de dinledi, bir-iki adayı feda etti, müzakerelerde Stalin’e karşı duracak kadar inatçı ama Sovyet diktatörünü güldürecek kadar da sevimli  bir insan olan Paasikiwi’yi görevlendirdi. Ruslar diretiyor, gözdağı veriyor ve bir sınır çatışmasından sonra,  27 Kasım günü, SSCB ile Finlandiya arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalandığını ilan ediyorlar. Ama anlaşmayı Finlandiya adına imza eden ne “kapkaç” Helinki hükümetidir, ne de sözümona Finlandiya Cumhuriyeti’nin başkanı, gerici Mareşal Mannerheim. Anlaşma, SSCB’nin sınır boylarındaki küçük bir kentine yerleştirilmiş olan, yoldaş Kuusinen’in başkanlık ettiği “meşru” hükümetle yapılmıştır. İşte bu meşru hükümet, Rusalrdan, Finlandiya’yı hürriyetine (?) kavuşturmak için müdahale etmelerini istiyor. Rusya da kırmıyor onu, Karelya Berzahı’nda taarruza geçiyor.

Milletler Cemiyeti diye bir kuruluş, o tarihte hala var sayılıyordu. Almanya, İtalya ve Japonya adlı çocukları elinden alınmış, Amerika’dan dul kalalı çok olmuş, güzel Cenevre Gölü’nün ve başlayan büyük savaşın kıyısında, yaşamaya devam ediyordu. Milletler Cemiyeti, SSCB’yi zora başvurmuş olmakla suçladı. SSCB buna pek şaştı: Finlandiya ile ilişkileri hiç bu kadar iyi olmamıştı, nitekim Kuusinen’le Molotov bir dostluk paktını yeni imzalamışlardır. Rusya, neyle şuçladığını gerçekten anlamaz görünüyordu. Milletler Cemiyeti’nden atıldı ve bu ilk sert çıkışıyla nefesi tükenen cemiyet de, göl kıyısında can verdi.

Bu arada, yukarıda savaş başlıyor. Sovyetlerin planı basit: yoldaş Kuusinen’i iktidara geçirmek üzere, doğruca Helsinki üzerine yürümek. Seferberliğe de gerek görmeyen Rus komutanlığı, Leningrad’daki birliklerini harrekete geçirmekle yetiniyor. Ama karşılaştıkları direniş, onları oldukları yere çivileyecek. Finlandiya’nın üç tümen, 33000 asker, 60 eski tank ve yıpranmış 150 uçaktan oluşan, küçücük devamlı bir ordusu var. Halkın kendiliğinden başlattığı seferberlik bu gücü on katına çıkarıyor. 300000’den fazla Finlandiyalı hemen silah altına koşuyor, böylece 7 yeni tümenle 8 bağımsız tugay meydana geliyor; şimdi onlara cesaretlerine yaraşır silahlar gerek. Karelya Berzahı’nda, Finlandiya Körfezi’nden Ladoga Gölü’ne uzanan 40 km’lik buzul alanı boyunca, adına böbürlenerek Mannerheim Hattı dedikleri, aslında köylü işi barınak ve korunaklardan ibaret bir cephede, bütün saldırılar püskürtülüyor. Ruslar tankları savaşa sürüyor: savunucular bu canavarların zayıf yerini bulmakta gecikmeyecek; zırhın bir kesimi motor fazla ısınınca görünür şekilde kızarmakta ve bu kesimde patlatılan benzin dolu şişeşer tankın alev almasına yol açmaktadır. Bir hafta sonra taarruz duruyor ve Finlandiya adı bütün dünayda dillere destan oluyor.

Ama Rusya yeniden hazırlanıyor, komutayı Mareşal Timoşenko’ya veriyor. Ukrayna vve Kafkaslar’dan seçme birlikler getirtiliyor. Madem ki Mannerheim Hattı direnmektedir, öyleyse Rus ordusu da, asker ve malzeme üstünlüğünden faydalanarak, Finlandiya’nın doğu sınırını oluşturan, Ladoga Gölü’yle Arktik Denizi arasındaki 1600 km’lik sahada harekete geçirilecek. Üç ordu -VIII:, IX. ve XIV. ordular- kuzeye doğru, Murmansk’a giden tek yolda yürüyüşe geçiyor. Kar bastırmıştır, ulaştırma işlerinin sonu gelmiyor, bu arada pek çok asker sığındıkları vagonlarda, soğuktan can veriyor- ama gene de fazla gecikilmiyor. Harekat planı bu sefer de çok basit.Geniş Finlandiya Ormanları’nı boydan boya aşan on yol var; her yolda bir Rus tümeni, ağır topları ve tanklarıyla yürüyüşe geçiriliyor. Hepsi batıya doğru ilerleyerek, önünde VII. Ordu bırakılmış olan o çetin Mannerheim Hattı’nı arkadan saracaklar.

17 Aralık’ta Rus manevrasının başarıya ulaşacağı sanılıyor. Kollradan biri, Botni Körfezi’ne 150 km uzaklıktaki Kemijarvi yolu üzerinde, Kursu’ya ulaşmıştır. Bir diğeri, merkez kesimin kilit noktası olan Suomussalmi’ye varıyor. Diğer kollar, Ladoga Gölü bölgesinde ilerlemekte. Finlandiya kurmayı Laponya’yı boşaltarak, savunma hattını Ulu ile Viipuri arasında kurmayı öngörüyor. Finlandiya’nın direniş gücü tükeneceğe benzer. Ama durum, aklın almayacağı biçimde tersine dönecektir. Bozuk orman yollarında yıpranmış olan Rus kollarının şimdi de önü kesilmiştir; hareketli birliklerce yanlarına indirilen darbeler de caba. Derin kar, ulu ağaçlar, ormanı çevreleyen dik sırtlar tankları işlemez hale getiriyor. Ayakarında skileri, kar rengi giyinmiş, sütten başka yiyecek aramayan Finlandiyalılar, Sovyet komutanlığının anavatanlarında bir maceraya sürüklediği Rus tanklarını paramparça ediyorlar.

Suomussalmi yolunda 163. Piyade Tümeni toptan imha edilmiştir. Takviye olarak gönderilen, Rus birliklerinin en iyilerinden biri, 44. Tümen de aynı akibete uğruyor. Ladoga Gölü’nü çevirmeye çalışan VIII. Ordu birlikleri de, cephe gerisiyle bağlantıları kesildikten sonra yok edilmiştir. Ruslar ormanın açık alanlarına yerleşiyor ve vahşi kabile savaşçılarının arabaları gibi, bir çember biçiminde etraflarına dizdikleri tankların ortasında soğuktan ve açlıktan kahramanca ölüyorlar. Finlandiyalıların topluca 2000’den fazla esir aldıkları olmayacak ama sağ kalan Rus askerlerini, bitkinlikten ellerinde silah tutamaz hale geldikten sonra, bir bir topluyorlar.

En dikkate değer ganimet de mektuplardır: esirlerin veya ölülern üzerinde bulunmuş binlerce mektup. Hemen hepsi köylü ailelerinden geliyor. Rusya’nın inanılmaz hayat şartlarını dile getiren satırlar. Üç mektuptan ikisinde bir inekten söz ediliyor, besleyecek ot bulamadıkları inekten veya kendileri beslenemedikleri için satmak zorunda kaldıkları inekten. Rusya’daki yoksulluk faciası, köy çocuklarının teslim olmaktansa en korkunç şartlar altında ölümü tercih ettikleri bir yabancı savaş alanında açığa çıkıyor.

Bütün dünyada, Finlandiya’ya karşı duyulan hayranlık sonsuz; ama kimse yardıma davranmıyor. Bİr an, İskandinavlar arası dayanışmanın İsveç’i müdahaleye zorlayacağı umulmuştur: İsveç para ve silah verir, bir gönüllüler birliğinin kurulmasına göz yumar ama kutsal tarafsızlığından ayrılamaya razı olmaz. Danimarka’dan çıkan gönüllü sayısı 800, Norveç’ten 200’dür -Macar gönüllülerin yarısı kadar bile değil. İskandinav dayanışmasının boş bir laf olduğu anlaşılıyor. Finlandiya, savaşa zaten katılmış olanların dışında kimseden yardım beklememelidir. Pek çok Almanın, yardıma koşmak için içi titriyor ama henüz, Sovyet-Alman anlaşması Hitler için gereklidir. İngiltere ile Fransa’nın elleri pek bağlı değil. Üstelik, Stalin’in ihanetiyle ağızları yanmıştır. Almanya’nın ablukaya, Rusya’daki hammadde stokları sayesinde dayanabildiğini düşünüyorlar. Öyleyse Finlandiya’ya yapılacak yardım SSCB’yi zayıf düşürmeye ve dolaylı olarak Hitler’i sarsmaya yarayabilir.
Finlandiyalılar gibi, bu İsveçli gönüllüler de, karın ve soğuğun ne olduğunu biliyorlar.
Stratejik bir görüş, batılıların kutup bölgesinin kahraman savaşçılarıyla daha fazla ilgilenmesine yol açıyor: Finlandiya’ya yardı  adı altında İskandinavya’ya yerleşmek de mümkündür. İsveç’i elde tutmak Almanya’yı yeri doldurulmaz bir demir kaynağından yoksun bırakmak demektir. Norveç’le abluka büsbütün güçlendirilebilir. 12 Aralık’ta Churchill, Müttefikler cephesini canlandırma amacı da güden, parlak bir muhtıra kaleme alıyor. Devletler hukukuna aykırı da olsa, Norveç’e bir çıkarma yapılmalıdır. “Meşruluğun değil, insanlığın hükmüne önem vermeliyiz” diye bağlıyor sözlerini.Ne var ki, 39-40 kışının buz gibi soğuğunda, fikirler ağır ağır olgunlaşıyor. İngiltere ile Fransa’nın Finlandiya için yapabildikleri tek olumlu şey ona silah göndermek oluyor. Rastgele silahlar. Fransa antika silah depolarından, atış kazaları rekorunu elinde tutan, 1915 modeli 5000 makineli tüfekle, daha 1914’te değiştirilmiş olan, De Bange modeli topçu gereçleri çıkarıyor. Deniz Kuvvetleri, Wrangel filosundan kalma, 1920’den beri Bizerte rıhtımında çürümekte olan, on kadar eskimiş 305’lik top gönderiyor. İngilizlerin gönderdiği üç-beş Brandt tipi havan topu, 25 kadar tanksavar, 924 modeli birkaç makineliyle üç-beş uçak da, bu hurda yığının Finlandiya’da yarattığı yıkıcı etkiyi hafifletmeyecektir.
Sovyet askerinin soğukta taş kesilmiş cesetleriyle, işe yaramaz hale gelmiş tankları yan yana.
Genelkurmaylarda harıl harıl yeni tasarılar yapılıyor. Almanya, Rusya’ya yaslandığı için ayakta durabilmektedir; Finlandiya Savaşı ise Rusya’nın güçsüzlüğünü ortaya koymuştur. Savaşın genel gidişi, şu iki temele oturtuluyor: Rusya’yı alaşağı edelim, Almanya kendiliğinden çökecektir. Fransa’nın yeni orgenerali Doumenc, bu yönde bütün ihtimallerin incelenmesini istiyor. Rus petrolünü etkisiz kılamk için Bakü’nün bombalanması, Kafkas halklarının ayaklandırılması, Murmansk’a bir taarruzla -kış ortasında!- Alpler’de tetiştirilmiş bir-iki dağcı taburunun çıkarılması öngörülüyor. Resmi evraka dönüştürülen bütün bu zırvalar sonucu ortaya, bilinçli ve hayal ürünü, Napolyon üslubu ve çocuksu bir sürü askeri belge çıkacak.
44. Sovyet Tümeni’nin Finlandiyalılar tarafından imhasıyla ilgili ilk belge olarak Amerika’ya giden resim.
Daha ciddi olamsa da, daha teknik çalışmalar, zırhlı birlikler savaşının ışığında, Kızırordu’yu yenilemek ve geliştirmek üzere Rusya’da yapılmaktadır. Bu konunun gelecekte kazanacağı anlam bakımından, Alman Genelkurmay Başkanlığı’nın, özel bilgi edinmesi için Hitler’e verdiği raporda varılan sonuçları kısaca görelim:”Malzeme: çok büyük sayıda askeri araç; yönetim, işbirliği ve komuta: orta; komuta prensipleri: iyi; komutanlar: çok genç ve tecrübesiz; haberleşme ve bağlantı: kötü; ulaşım sistemleri: kötü; birlikler: eşit güçte değil, girişim yeteneğinden yoksun;  asker: iyi huylu, pek az şeyle yetinebilir; birliklerin savaş kalitesi: şüpheli. Özet olarak, Rus milleti, iyi donatılmış ve iyi yönetilen ordular karşısında, ciddi bir hasım değildir.”Belgenin tarihi: 31 Aralık 1939. Çeşitli yanılmalara yol açan başlangıç yılı sona eriyor: perde, dehşet verici sürprizlere sahne olacak yeni bir yıla açılmakta.
— Devamı Haziran’da —
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s