İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI, Kısım 1= 1939-1942

La Seconde Guerre Mondiale, Paris Match, 1975

*”İkinci Dünya Savaşı” bir Larousse-Paris Match ortak yayını olan ”La Seconde Guerre Mondiale” adlı Fransızca eserin Türkçe tercümesidir. Türkiye açısından gerekli ilaveler Meydan Larousse tarafından yapılmıştır.
Meydan Gazetecilik ve Neşriyat Ltd. Şti. İstanbul, 1975
Librarie Larousse-Paris Match. Paris, 1975

İşte seferberliğin açlık ve yoksulluktan kurtararak Bavyera ordusuna kattığı Avusturyalı, Adolf Hitler;


Geçmişi olmayan, ideal bir asker. Münih’te bıraktığı anası, babası, çocuğu, dostu yok. Savaş, bu başarısız ressamın büyük eğiticisi olacak. Ona, pek sevdiği disiplini, tarihi gerçeklerle yüz yüze gelmeyi, kitle psikolojisini öğretecek. Bütün savaş boyunca Adolf Hitler yalnız iki kere izin isteyecek; biri Lille’de kazanılan toprakları, diğeri yenilgi öncesinde Berlin’i görmek için. Üstlerine karşı gösterdiği Viyana efendisi nezaketini, Bavyeralı arkadaşları aşırı bir işgüzarlık sayarlar. Yenilginin ilk günlerinde, felaketin sebeplerini kavrayabilen birkaç kişiden biridir: propaganda eksikliği. Alman halkı niçin savaştığını bilmiyor.(Hitler, resimde, orta sırada, en sağda)

Münih, 1 Ağustos 1914. Bir meydanda toplanmış heyecanlı kalabalık arasındaki bu ufak siyah bıyıklı adamın Adolf Hitler olduğu, yirmi yıl sonra anlaşılacaktır.

1 Mayıs 1923’teki başarısız girişimden sonra darbeciler, Münih’te, mahkeme huzuruna çıkmadan önce gelecek kuşaklar için poz veriyorlar. Soldan sağa: Weber, Frick, Kriebel, Ludendorff, Hitler, Brückner, Roehm, Wagner


Terhis edildikten sonra Hitler, Münih’e dönmüştür. ‘Alman Halk Partisi’ne giriyor. Nasyonalizm ve sosyalizm, o güne kadar karşıt sayılan bu iki sistem, büyük kitlelerin kazanılması ve Büyük Almanya’nın kurulması için birleştirilecektir. Partinin propaganda işini üstüne alan Hitler gerek ateşli nutukları, gerekse kişisel insan ilişkileri yoluyla harikalar yaratır.
Hitler: Yeni Şansölye


Yeni şansölye Hitler, biraz önce törenle yemin etmiştir: ”Var gücümle Alman halkının iyiliğine çalışacağıma, Alman anayasasına ve yasalarına saygılı olacağıma, görevimi titizlikle yerine getireceğime, herkese karşı tarafsız ve adil davranacağıma ant içerim.”

Kişiye tapınmanın böylesine yaygın ve coşkun bir örneği, daha önce görülmedi.


Alman halkı Führer’iyle yekvücut oluyor. Her yıl 20 nisanda doğum günü, sevgi gösterileriyle kutlanıyor. Kadınlar ve çocuklar Şansölyeliğin merdivenlerine çiçekler seriyor. Hitler, daha önce tanıdığımız siyasal eylemci değildir artık. Tanrı’nın Almanya’yı arıtmak ve canlandırmakla görevlendirdiği adamdır. Kelimenin eski çağlardaki anlamıyla tam bir demagog: kendi ağzında halkın dile geldiğine inanan kişi.


Henüz zorunlu Versailles Antlaşması hükümleriyle bağlı bulunan Reichwehr, manevralarda, bisiklet tekerlekli, kartondan tanklar kullanıyor. Ama Kızılordu’nun çağrısı üzerine katıldığı SSCB topraklarındaki manevralarda, Rus yapımı gerçek tanklar da kullanacak.


Nasyonel Sosyalist Parti’nin IX. kongresi, 1938’de Nürnberg’de çok gergin bir havada açılıyor. Hitler Çekoslovakya’yı işgale hazır. Hofburg’dan Alman Kutsal Roma İmparatorluğu’nun simgelerini getirtmiştir: taç, kalkan, kılıç, yerküre ve kırmızı ayakkabılar. ”Biz sonuncu Almanya’yız, diye haykırıyor Hitler; bizim başlattığımız hareket sona erince, yüzyıllar ve yüzyıllar sonra, Almanya da kalmayacak. Dünyanın nefretine rağmen, Almanya ancak bizimle var olabilir.”


Hitler’in huzuruyle, Berlin SS’lerinin geçit töreni. Bu askeri tantana yanıltmasın bizi. Gerçekte asker mi bunlar? Hayır, polis! Dört yıl boyunca Avrupa’ya dehşet saçacak uygulamalarının ilk provalarını Almanya’da yapan polisler; işgence, kitle halinde öldürme, jurnalcilik, ölüm kamplarına sevk gibi. Mein Kampf’ın öğretisi, SS’lerin elinde kaçınılmaz sonuçlarını veriyor. Revensbrück, Dachau ve Buchenwald kampları, rejime ilgisiz Almanlar ve Yahudilerle dolmaya başlamıştır bile.

SS’lerin şefi Himmler ve Hitler’in bin kadar ‘suçortağı’yla birlikte öldüreceği Roehm.

1932’de, büyük Reichswehr manevralarını ziyareti sırasında, savaş bakanı von Schleicher, yabancı askeri ataşeleri bizzat selamlayacak. Manevralarda SSCB’yi temsil eden altı Sovyet subayına ayrı ve dikkati çeken bir ilgi gösterecek.

Anschluss ertesi. Hitler Avusturya’da. Avusturyalı subaylar Alman üniformasını giymişler bile.


Chamberlain (yukarda, üstte) ve Daladier (yukarda, altta) Südetler bölgesindeki ülkelere elkoymaktan vazgeçmeyecekse bile, hiç değilse görünüşü kurtaracak ölçüde hukuki şekillere saygılı olmasını istemek üzere Hitler’i ziyarete gelmişler. Hitler daha sonra onlardan ‘solucan gibi adamlar’ diye söz edecek. Alttaki fotoğrafta ortada görünen, tercüman Schmidt.

Stalin arkada gülümserken, von Ribbentrop Almanya adına, Alman-Sovyet anlaşmasını imzalıyor. Bu andan itibaren bütün dünyanın da bildiği gibi, felaketi hiçbir şey önleyemeyecek.


”Bütün silahlı kuvvetlerin komutası bundan böyle ve doğrudan doğruya bana bağlıdır. Komuta merkezi benim emrimde olacak ve kurmay heyetim gibi çalışacak…”
1939 Temmuz’unda Hitler, Maginot Hattı’nın karşısında yer alan Siegfried Hattı istihkamlarını denetliyor.

”Hiç bilmediğim bir söz vardır, teslim olma denilen şey… Üniformayı sırtımdan zaferden önce çıkarmayacağım”

BİRİNCİ BÖLÜM- GİRİŞ

POLONYA’YA DÜŞEN YILDIRIM

1939 Ağustos’unun son saatleri. Karpatlar’dan Baltık Denizi’ne, gece soğuk ve berrak. Hava tahminleri mükemmel. Çukur alanlardaki hafif sis de güneşle birlikte dağılacak. Sakin, aydınlık, uçuşa elverişli bir gün bekleniyor.

”Polonya, yetersizliğinden değil, yapısı gereği savaşmadan yenik düştü…”

Yaz boyunca sertleşmiş, ekinleri biçilmiş toprak da tank harekatına öylesine yatkın. Irmakların suyu çekilmiş; Narev, Bug, Vistül gibi büyük akarsular hemen her yerde yürüyerek geçilecek durumda. Wehrmatcht’ın yeni savaş yöntemlerini denemek için gerekli bütün şartlar sanki bir araya getirilmiş.

Bütünüyle harekata ‘Beyaz Plan’ (Fall Weiss) adı veriliyor. Birlikler savaş düzenine ayrı ayrı emirlerle, birbirinden habersiz sokulmuş; ‘seferberlik’ kelimesinin ağza alınması bile yasak. Yürüyüş emri ordu komutanlıklarına akşamın saat beşinde, şöyle veriliyor: Y=1.9.4.45. Demek ki, savaşın başlayacağı, Almanya’nın ve dünyanın kaderinin yeniden belirleneceği an, 1 Eylül sabahı, saat 4.45 olacak. Adolf Hitler’in emrini ta Polonya sınır boylarındaki piyade birliklerine kadar ulaştırabilmek için, haberleşme servisleri hemen harekete geçiyor. Süre insafsızca kısa, öylesine yetersiz ki bazı birlikler savaş haberini vaktinde alamayarak çarpışmalara top seslerini işittikten sonra katılacak.

Ne var ki, hareket emri vermiş olan bazı komutanlar, dur emri vermeye de hazırdır. Nitekim, Güney Cephesi Orduları Komutanı General Gert von Rundstedt ile kurmay başkanı General Erich von Manstein bu durumda. Altı gün önce olanların tekrarlanmasından korkuyorlar. 25 Ağustos günü, saat 15.25’te -Rundstetd’in komutayı alışından üç saat sonra- Nysa kıyısında bir köyde kurulu karargahlarına, ertesi gün saat 4.30’da harekete geçme emri gelmişti. Aynı akşam, sekiz buçuğa doğru alelacele bir şeyler yedikleri sırada, yeni bir haber geldi; Başkomutan Hitler hücum emrini iptal ediyor ve birliklerin durdurulmasını istiyordu. Yürüyüşe geçmiş olan üç orduyu, adeta yakalarına sarılarak durdurmak gerekti. Dağlık Tatras bölgesinde motorlu bir alay, sınırı aşmak üzereyken, Fieseler-Storch avcı uçağıyla yola iniş yapan bir irtibat subayının fedakarlığı sayesinde durdurulabilmişti.

Çığı durdurmak için gerekli bütün tedbirleri de almış olarak, iki general, gece yarısına kadar beklerdiler; emrin gözdağı vermek amacı güden bir blöf olabileceği düşüncesinden kurtulamıyorlardı. Gece yarısı olunca, Rundstetd davarandı:”Bundan sonra istesek de durduramayız artık, dedi; gidip bir-iki saat dinlenelim.”

”İngilizlerin işe karışmasını önlemek istiyorum” (Hitler)
Bu bağışlanan süre, can çekişmekte olan barışa tanınan bir haftalık kısa ömür, Hitler’in savaşı belli bir yöreyle sınırlı tutma amacı güden son girişimiyle ilgiliydi. 25 Ağustos sabahı Göring’in bürosundaki telefon çalmıştı. Mareşal kulaklıkta Führer’in sesini işitti: ”Her şeyi durduruyorum.”
-Ya! (Ferahlama belirtisi derin bir nefes) İyi haberler mi var?
-Yoo, İngilizlerin işe karışmasını önlemek istiyorum.
Danzig ve Koridor anlaşmazlığı, Adolf Hitler’in henüz istemediği bir şeyi, bir dünya savaşı ihtimalini yaklaştırıyordu. Kavganın Polonya ile Almanya arasında kalması için son bir çaba harcıyordu Hitler.Polonya askeri harekatını Hitler ordu komutanlarına 23 Mayıs’ta bildirmişti: ”Çekoslovakya olayının tekrarını beklemeyin beyler, bu sefer savaşacaksınız.” Savaş Ağustos sona ermeden, hasat kaldırıldıktan hemen sonra başlamalı, sonbahar yağmurlarına ve çamur mevsimine kalmamalıydı. ”Eğer Orgeneral von Brauchitsch uzun sürecek bir savaştan söz etseydi, harekete geçmezdim. Ama o bana, Polonya’yı birkaç haftada almayı vaat etti.” Fransa ile İngiltere bu işe karışmazlardı. ”Münih’te yöneticilerini tanıma fırsatı buldum: Daladier de Chamberlain de solucan gibi adamlar.” Buna karşılık Hitler, Sovyetler Birliği’nin başındaki Stalin’i hemen de kendi hizasında görüyor ama generallerinin çoğu temizlik hareketlerinde saf dışı bırakılmış olan Kızılordu’dan çekinmiyordu. ”Kaldı ki Rusya’nın, Polonya Devleti’nin yıkılışına ilgisiz kalması da pekala mümkün.” Emir Subayı Yarbay Schmundt’un tutanaklarında yer alan bu son cümlede, Hitler-Sovyet anlaşmasının, 23 Ağustos’ta sahnelenecek olan bu oyunun ilk belirtilerini görmek mümkündür.Yaklaşma, ticaret anlaşması imzalamak üzere bir Alman heyetinin Moskova’ya gönderilmesiyle başladı. O günlerde, İngiltere ve Fransa temsilcileri de Sovyet başkentinde, III. Reich’a karşı askeri bir işbirliği için görüşmelere başlamak üzereydiler. Bu iki pazarlık, biri sessiz ve kolay, öbürü çetin ve tartışmalı, yan yana devam etti. İngiliz ve Fransızlarla Ruslar, bin güçlükle, 25 Temmuz’da siyasi bir prensip anlaşmasına vardılar; daha sonra Moskova’ya, Amiral Planket ile General Doumenc başkanlığında bir askeri heyet gitti. Ama aşılmaz bir engelle karşılaştı: SSCB ile Almanya’nın ortak sınırı yoktu ve Polonyalılar, Kızılordu’ya kendi vatanlarında savaş alanı sunmayı inatla reddediyorlardı. Varşova’ya bu yönde yapılan bütün baskılar sonuçsuz kaldı.

İşte bu sırada Moskova’ya Hitler’in bir telgrafı ulaştı: Almanların Führer’i, Stalin’den, Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop’u bekletmeden kabul etmelerini istiyordu.

Bu yolculuk haberi, 22 Ağustos’u 23’e bağlayan gece Batı başkentlerinde bomba gibi patladı. Bunaltıcı, hummalı, şaşkın bir geceydi bu. Nazilerle Komünistler arasında bir yakınlaşma ihtimalinden söz eden diplomatik telgraflar ‘olmayacak şey’ sayıldı. Gazete yazı işleri ve bakanlık odalarında, eline sarı bir teleks kağıdı tutuşturulanların hepsi ”haydi canım sen de”yi basıyordu. Dışişleri bakanı tarafından Fransa Başbakanı Edouard Daladier, uykulu bir sesle ”Bir gazeteci balonu olamsın, diyordu; önce bir araştırın bakalım.”. Yazık ki, değildi. Ertesi sabahtan itibaren Berlin ve Moskova’nın zafer bilfirileri, Sovyetler Birliği ile Alman Reich’ı arasında bir saldırmazlık paktı imzalandığını bütün dünyaya ilan ediyordu. İngiliz-Fransız askeri heyetine, evlerine dönmekten gayri yapacak iş kalmamıştı.

İngiltere acı bir hayal kırıklığına uğradı. Fransa’da da tarifsiz bir telaş baş gösterdi. Almanya ise derin bir nefes almış, ferahlamıştı. Führer’in dehasından pek emin olmayanlar da artık şüpheden kurtulmuşlardı. Almanların bir kısmı, Sovyet kılıcı Batı demokrasilerinin elinden alındığına göre, artık savaş olmaz düşüncesine kapıldılar. Bir kısmı ise, iki cephe kabusu ortadan kalktığına göre, savaş asıl şimdi başlayabilir diye düşündüler. Çelimsiz Polonya bir çırpıda saf dışı edilecek ve Almanya bütün gücüyle batıya yüklenebilecekti.

Alman ordusunun makine gücü harekete geçmiştir.
Moskova’da işler iyi gitmişti. Kötü bir müzakereci olan Ribbentrop, bir güçlükle karşılaşmadı. Görünürdeki saldırmazlık paktının aslında, Polonya’nın dördüncü defa paylaşımını öngören gerçek anlaşmayı gizleyecek bir perde olmasını, Stalin hemen kabul etmişti. Ortak sınır konusunda da çabucak anlaştılar: Narev, Vistül ve San ırmakları çizecekti bu sınırı. Baltık ülkeleri de bölüşülüyordu; Litvanya Almanya’nın, Letonya, Estonya, Finlandiya ve Romanya’nın geri vereceği Besarabya Rusya’nın olacaktı.  Oldukça yüksek bir bedeldi bu. 1919 anlaşmalarıyla, bolşevikliğin çevresinde kurulmuş olan tampon devletler çiti yıkılacak demekti. Germen dünyası, öteden beri ileri karakolları olan Livonya ve Kurzeme’den yoksun kalacaktı. Ağır, ama geçici olduğu için önemsiz şartlar. Anlaşma karşılıklı kötü niyete dayanıyordu; Hitler’e göreyse, pek yakında yırtıp atacağı bir anlaşmaydı bu. Yakınlarına, amacının Danzig’i geri almak ve Koridor’u haritalardan silmek olmadığını söylüyordu; hatta Polonya Devleti’ni yıkmayı da düşünmüyordu. Niyeti, Alman halkının geleceğini güven altına alacak olan geniş Rus ovalarını ele geçirmekti. Katlandığı fedakarlık geçiciydi, demek ki gerçek bir fedakarlık söz konusu değildi.Ne var ki, diplomatik zaferinin ardından Hitler’i, bir öfke, bir sürpriz ve bir hayal kırıklığı bekliyordu.Öfkesine yol açan İtalya’ydı. Mayıs ayında bu iki ülke gösterişli bir askeri anlaşma imzalamış, propaganda servisleri de bunu ‘Çelik Pakt’ diye adlandırmıştı. Ama çelik kısa sürede paslanacağa benziyordu. Ciano ile Mussolini, savaşın eli kulağında olduğunu fark edince dehşete kapıldılar. Hitler’den hazırlıksız olduklarını söyleyerek savaşı ertelemesini istiyor, bu arada gerekçe olarak, uğrunda pek çok masrafa girdikleri 1940 Roma Uluslararası Fuarı’nı bile öne sürüyorlardı. Moskova’da kazanılan diplomatik zafer de onlara güven vermedi. Ribbentrop’un dönüşünden birkaç saat sonra Hitler, yüzünde kaskatı bir ifadeyle, İtalya büyükelçisi Attolico’yu dinliyordu; elçi Mussolini’nin, savaş dışı kalma niyetini dile getiren şaşkın ifadeli mektubunu okumakla meşguldü. O defedilince, Hitler sövüp saymaya başladı: güvenilmez, ödlek, alçak, herifler, zaten oldum olası haindir bu İtalyanlar!… Resmi bildiride gene de, savaş dışı kalmanın tarafsızlık anlamına gelmediği, Führer’in İtalya’nın tutumunu onayladığı ve Çelik Pakt’ın her zamandan daha sağlam olduğu belirtildi.

Hitler’i bekleyen sürpriz ve hayal kırıklığı ise Londra’dan geliyordu. Alman-Sovyet anlaşması ile cesaretlerin kırıldığı Paris’te, Polonya’nın artık kurtarılamayacağı, onun için bir savaşa girmenin faydasızlığı düşüncesi ağır basıyordu. Oysa Londra’dakiler bu gerçeği kavramışa benzemiyorlardı. Kabinenin tepkisi kuru bir bildiri yayımlamaktan ibaret kalmıştı; bunda, Moskova’da olup bitenlerin İngiltere’nin yükümlülüklerini hiçbir şekilde etkilemediği ve taahhütlerinde ısrarlı oldukarı belirtiliyordu. Birkaç saat sonra bu taahhütler bir bir sayıldı ve daha da kesinleştirildi. Polonya hükümetine Mayıs ayında verilmiş olan genel nitelikteki garanti, hemen o gün, bir karşılıklı yardım anlaşmasına dönüştürülüyordu. Anlaşmanın taraflarından her biri, bağımsızlığına karşı girişilen doğrudan veya dolaylı bir saldırıyı silahla püskürtmek zorunluluğu duyduğu takdirde, diğeri elindeki bütün imkanlarla onun yardımına koşmayı taahhüt ediyordu. İngilizler o güne kadar böylesine kesin bir yükümlülük altına hiç girmemişlerdi. Daha çok boş kağıt imzalamaya benzer böyle bir davranışta hiç bulunmamışlardı. Garip yaratıklardı bu İngilizler! Daha geçen yıl, Berchtesgaden’de, Bad Godesberg’de, Münih’te, o eli şemsiyeli adam, o ince, uzun boyunlu Chamberlain, Almanların güçlü Führer’ine nasıl görünmüştü: yapmacık bir öfkeyle, hesaplı bir ses yükseltmeyle dehşete sürüklenebilen şaşkın bir ihtiyar. Şimdi gelin görün ki, aynı Chamberlain, gereksiz tek cümle etmeksizin, hiç sızıldanmaksızın, İngiltere’nin bütün gücünü mahkum bir Polonya ile silahlanmış Almanya’nın arasına sürüyordu. Blöf müydü bu? Çaresizlikten alınmış bir karar mı? Yoksa daha çok, Adalıların kıta işlerini değerlendirmede gösterdikleri bir anlayışsızlığın, bir zihin yavaşlığının bir eseri mi? Önce bunu bilmek gerekti.

Adolf Hitler, 25 Ağustos günü saldırıyı, başlamasına birkaç saat kala, bunun için ertelemişti.

Ama bu erteleme süresi, karmaşık müzakerelere sahne olmaktan öte işe yaramadı. İngilizlerin haklı güvenmezliği karşısında Hitler’in kurnazlığı sonuçsuz kaldı. Geçen yıl Münih Anlaşması’na inanmıştı İngilizler. Altı ay sonra bu anlaşmayı yırtıp atark, Çekoslovakya’dan arta kalanlara saygılı olmayı vaat etmişken bu ülkeyi bütünüyle işgal ederek Hitler, onların iyi niyetiyle oynamış, hayallerini yıkmıştı. Şimdi Danzig ile Koridor’un son toprak istekleri olduğuna karşısındakileri inandırmaya çalışması boşunaydı.

Kahramanların gıdası olan, kösele ve gübre kokusu… Savaş yeni yüzünü henüz göstermemiş. 1815 modası küçük arabalarıyla Polonya ordusu, bir ateş ve çelik selini göğüslemeye gidiyor.
31 Ağustos günü güneş batarken, geride hala bir müzakere ümidi kalmıştı. Hitler, Polonya’nın tam yetkili bir temsilcisiyle görüşmeyi kabul etti, Mussolini ise Avrupa’nın anlaşmazlık konusu bütün meselelerini çözümlemek üzere milletlerarası bir konferans toplanması fikrini ortaya attı. O gece Avrupa, krizin can alıcı noktasının aşılmış ve barışın bir kere daha kurtarılmış olduğu inancıyla, önceki gecelerden daha rahat uyudu.1 Eylül sabahı güneş doğarken, Alman zırhlı birlikleri sınırı aşmaya ve Alman bombaları Polonya kentlerini dövmeye başladı. Hitler bir kere daha yalan söylemişti: son andaki uzlaşıcı tutumu bir uyutma çabasından ibaretti. Polonya’ya saldırı emri bir gün önce verilmişti. Himmler’in eseri olan ve pek beğenilen savaş hilesi -Gleiwitz radyo vericisine sahte Polonya üniforması giymiş hükümlülerin saldırması uygulamaya konulmuştu bile. Bu alçakça tertibe karşı durmak isteyen, bölge askeri komutanı Yarbay Steinmetz, tek kelimeyle susturulmuştu: ‘Führerbefehl’ -Führer’in emridir. Şimdi Alman radyosu avaz avaz haykırmaktaydı: Alman toprakları saldırıya, Polonya’daki Alman azınlığı katliama uğradı, artık Alman ordusu duruma el koymak zorundadır. Savaş ilanı söz konusu değildi; sadece bir cezalandırma harekatına girişilecekti.Zarlar atılmıştı. Ama Hitler, 25 Ağustos ertelemesine yol açan soruya cevap bulamadan harekete geçiyordu: İngiltere’nin tutumu gerçek bir cesaret eseri miydi, yoksa bir blöf mü?

Polonyalılar Berlin’i Almayı Umuyor
1 Eylül sabahı bombalarla uyanan Polonya korkmuyor. Başlayan, bir süredir zaten beklediği savaştır. Polonya savaşı sadece bekliyor muydu? Yoksa istediği de bu muydu? Belki. Ülke bir milliyetçilik dalgasıyla çalkalanıyordu. Halk arasında, siyaset adamlarının Almanlara bir ders verme fırsatını kaçırmasından korktuklarını söyleyenlere rastlanıyordu. Madem ki Hitler Koridor’un ortadan kaldırılmasını istiyor, Polonya bunu, haksız yerde Alman işgalinde bulunan Doğu Prusya’yı geri alarak gerçekleştirebilirdi. Berlin sınıra 100 km mesafede; savaş orada verilir ve barış orada imzalanırdı.
37 alaylık çağdışı bir süvari gücünün yanı sıra, zırhlı ordu da 100 kadar eski tanktan ibaret…
Sorumlu yöneticiler de, gözleri gerçeğe kapalı milliyetçilerden geri kalmıyor. 15 Ağustos günü, Paris’teki Polonya Büyükelçisi Lukazievicz, Dışişleri Bakanı Georges Bonnet’yi ziyaret etti; bakan elçiye, Hitler’in Danzig’de Milletler Cemiyeti Yüksek Komiseri Karl Buckhardt’a açıkaldığı bir niyetini bildirdi: ”Makineleşmiş ordumla Polonya’yı üç haftada işgal edeceğim.” demişti Führer. Lukazievicz omuz silkti: ”Saçma! Çatışmalar başlar başlamaz Almanya’yı işgal eden biz olacağız.” Berlin’de Almanların kuvvet gösterilerini günü gününe yaşayan Büyükelçi Lipski de, bir savaşın Almanya’da ayaklanmaya yol açacağına ve Polonya ordusunun Berlin’e zaferle gireceğine olan güvenini bildiriyordu.Yeni bir Polonya doğalı ancak yirmi yıl olmuştu. İngiliz sağduyusu ağır bassaydı, tarihin küllerinden yaratılan bu devlet tabii sınırları içinde kalacak, Danzig’den sadece liman şehri olarak faydalanacaktı. Ne var ki, Fransızların coşkusu, Polonya davasıyla at başı giden duygusallık, bu akılcı tutumu bozdu; Polonya’yı azınlıklarla doldurdu, topraklarını Beyaz Rusya ve Ukrayna’ya doğru genişletmesine, Almanya toprakları üzerinde Koridor diye zoraki bir geçit yaratılmasına yol açtı. Polonya dostlarının tezi, Almanya’nın sırtında, Fransa’nın müttefikiyken bolşevikleşmiş olan Rusya’nın yerini alacak büyük bir slav gücü oluşturdukları inancına dayanıyordu. Oysa, boş bir hayaldi bu. Güvenilen müttefik nankör çıktı. Fransa’nın çöküşü, Roma ve Berlin gibi Varşova’da da ağızlara sakız oldu. Üçte biri zoraki Polonyalı olan 33 milyon nüfusuna güvenen Polonya, Fransa’nın karşısına onun yerini alacak bir devlet olarak çıktı. Diplomasinin Orta Avrupa’da ”Küçük Antant” adı altında topladığı anlaşmalar düzenine girmeyi reddetti. Genç ve çabuk üreyen milletlerin dünyanın yeniden paylaşılmasında hak sahibi olduklarını öne sürerek, Fransız sömürgelerinde toprak talep etti, bu arada Madagaskar’ı istedi. Gururlu ve alıngan bir millet olarak, Polonya’yı Fransa’nın uydusu gibi gösteren her şeye şiddetle tepki gösteriyor, 1920’de General Weygand’ın ülkeyi Rus işgalinden kurtardığı iddiasını da öfkeyle karşılıyordu. Varşova’da Fransa’ya karşı gösteriler arttı. Nazari olarak Fransa-Polonya ittifakı devam ediyordu. Aslındaysa, Münih Buluşması öncesi ve ertesi, iki müttefik arasında ilişkiler adamakıllı gerginleşmişti.
Polonyalıların oyuncağa benzer zırhlı araçları. ”Biz ancak hücum biliriz, zafere bu yoldan ulaşacağız.” (Savaş Bakanı Kasprzicki)
Almanya ile ilişkiler ters yönde gelişiyordu. Almanya Danzig’de anlaşmazlığı sürekli hale getirirken, Polonya’daki Alman azınlığına açık veya gizli bir baskı uygulanıyordu. Hitler iktidarı Polonya hükümetine tavizler vermekten geri kalmıyor, Polonya ise bunu, gücünün karşı tarafça kabul edilişine yoruyordu. Av meraklısı Mareşal Göring, gösterişli maiyetiyle Bialowieza Ormanı’nda geyik avına gidiyor ve her seferinde Reich’ın güçlü bir Polonya’ya muhtaç olduğunu ve iki ülke arasında ciddi hiç bir anlaşmazlık olmadığını açıklamaktan geri durmuyordu. Milli kahraman Pilsudski tarafından desteklenen Joseph Beck, yaklaşma siyasetini sonuna kadar geliştirmeye çalışıyordu. Münih Bunalımı’nda Polonya’yı Almanya safına soktu ve Çekoslovakya’dan bir parça et de o kopardı: küçük Teschen bölgesi.
Yakında batıya yönelecek olan hücumların provası. Alman panzerleri araziyi temizliyor. Savaş sanatında ”zırhlı araçlar devrimi”dir bu.
Çeklerden hemen sonra sıranın kendilerine geleceği hatırlatıldığında Polonyalılar öfkeleniyorlardı: ”Bizim korkumuz yok, onlar bizden korksunlar…”26 Ocak 1939’da, Varşova, Beck’in Hitler’e yaptığı ziyareti iade eden Ribbentrop şerefine gamalı haçlarla donandı. Almanlarca bir hesaba, Polonyalılarca oyalayıcı bir hayale dayanan dostluğun son belirtisiydi bu. Nitekim iki ay sonra, aynı Ribbentrop, Polonya elçisine Almanya’nın Danzig’in geri verilmesini ve Koridor boyunca tarafsız bir geçit kurulmasını istediğini bildiriyordu. Polonya bu istekleri geri çevirdi. Anlaşmazlık su yüzüne çıkmıştı.Tehlikenin yaklaşması da Polonyalıların güçlü Almanya gerçeğini objektif olarak değerlendirmelerini sağlamadı. Üniversite öğrencileri ”Berlin’e!” diye bağırarak Almanya büyükelçiliğinin camlarını kırdılar. Askerler büsbütün böbürlendiler. Savaş Bakanı Kasprzicki ”Bize kötü öğütler veriliyor, diyordu; ama bunlara uymayacağız. Bize tahkimat yapmamız, savunmaya ve geri çekilmeye hazırlanmamız, nehir boylarında direniş düzeni kurmamız söyleniyor. Hiçbirini yapmayacağız. Biz ancak hücumu biliriz, zafere bu yoldan ulaşacağız.”

1 Eylül, seferberlik yeni başlıyor. Stratejik düzen akıl almaz durumda. Ülkenin bütününü güven altına almak isteyen General Rydz-Smigly, ordu adı verilen yedi birliği sınır boylarına yaymış. Koridor çevresine gizlice yerleştirilen birliklere Doğu Prusya’yı ele geçirme emri verilmiş ve Berlin’e hücumun başlayacağı yer sayılan Posen mevziine daha güçlü birlikler, Kurzeba ve Bortnowski orduları sevk edilmiş. Batı nüfusuna bakarak Polonya’nın 80 tümen çıkaracağını hesaplıyor; oysa ortada 23’ü kuruluşunu tamamlamış 30 tümen var. Daha fazla da olsa, kayıpların artmasından gayri bir şey değişmeyecek zaten. Nitekim Polonya ordusu, birliklerin yetersizliği veya komuta düzeninin bozukluğu yüzünden değil, yapısı gereği savaşmadan yenik düştü.

Silahlarının tümü Birinci Dünya Savaşı’ndan kalmaydı. Hava kuvvetlerinde sadece 420 uçak yer alıyordu ve bunlar arasında da ancak P-24 avcı uçakları bir anlamda çağdaş sayılabilirdi. 37 alaylık çağ dışı süvari kuvvetlerinin yanında, zırhlı birlikleri yüz kadar eski tanktan ibaretti. Bütün topları atla çekiliyordu. Haberleşme donanımı ilkeldi. Hava savunma araçları varla yok arasıydı. Gönüllerde hücum yatıyordu. Silah ve asker küçük köylü arabalarıyla taşınıyordu. Kısası motordan yoksun bir orduydu bu. Polonyalıların deyişiyle dayanıklı, esnek, ülke şartlarına uyan, mühimmat, trafik, bakım gibi makineleşmenin getirdiği meseleleri olmayan bir ordu…

Panzerler, Stukalar ve Darbeci Generaller
Ve karşıda Hitler’in ordusu.
Daha dün doğmuş. 1939’da, ufak tefek bir-iki zorlamaya rağmen henüz Alman ordusu, Versailles Antlaşması’nın öngördüğü düzende: meslekten 100.000 asker, 10 küçük piyade ve süvari tümenine bölünmüş; zırhlı savaş araçlarına, ağır topçuya, hava kuvvetlerine ve genelkurmaya sahip olması yasak. Hitler, mecburi askerlik hizmetlerinin başlatılması ve 36 tümenlik bir ordu kurulması emrini, 11 Mart 1935’te vermiş. Başkomutan von Fritsch, 36 sayısını aşırı ve kışkırtıcı bularak, milli savunmaya 24 tümenin yeteceğini söylemiştir.Hitler ise bu sayıları da az bulacak.On beş yıllık ömrü boyunca, Alman ordusu (Reichswehr) tank özlemi çekmişti. Manevralarda tank yerine bez kaplı ”zırhlı” kamyonlar veya sirk palyaçoları gibi iki askerin taşıdığı karton şekiller kullanıyordu. Uygulama alanında eli kolu bağlanan yaratıcı zekalar, yasak makineyi kuram alanında geliştirdi. Tankın, mevzi savaşının bir araya getiremediği iki unsuru, güç ile hızı bağdaştıran ve savaş sanatında devrim yaratacak bir araç olduğunu anlamışlardı. Bu zengin verilerden yola çıkan Alman askeri zekası, yeni bir savaş analayışına ulaştı: 1914’ten 1918’e, askerlik sanatının yüzünü karartan mühimmat kavgalarından, düşmanı yok etme işini fazla uzatan yöntemlerden kurtulmuş, yepyeni bir savaş olacaktı bu. Büyük birliklerde toplanan, azami hızda harekete geçebilen, piyade denilen felçli kırkayağı bekleme zorunluluğundan kurtulmuş tanklar, mevzileri delip geçerek, her tür manevrayı gerçekleştirerek, harekatı olabildiğince hızlamdırarak, savaşa gerekli olan kıvraklığı, yaratıcılığı ve yapıcılığı kazandıracaktı.

Havacılık alanında Alman askeri düşüncesi, İtalyan Generali Douhet’nin öğretisinden etkilenmişti: önemli olan stratejik hava harekatıydı, hava savaşında dehşet saçan bombardımanlardan öteye gidilmemeliydi. Almanya gene de, işbirliği anlayışına dayanan bir hava gücü yaratmayı tercih etti. Bu gücün kullanılışında esas, zırhlı birlikler devrimiyle birleşiyor ve onu tamamlıyordu. Genellikle benimsenen bir görüş  -Fransızlar bugün de böyle düşünür- tankların ancak topçu ateşi himayesinde ilerleyebileceğini ve hareket alanlarının topaların menziliyle sınırlı olduğunu kabul eder. Alman askeri düşüncesi meseleyi, topun yerine uçağı koyarak yeniden ele aldı. Pikeye geçen Sturzkammpfflugzeuge’ler veya Stuka’lar hedeflere, top namlularına oranla çok daha kesinlikle isabet sağlar. Böyle olunca savaş hız ve derinlik kazanır. Bir çeşit zırhlı süvari olan büyük tank birliklerine, uçan topçu diyebileceğimiz hava kuvvetleri eklenir. Askerlik tecrübesini geçmiş yılların durgun savaş alanlarında ve hareketsiz kurmay heyetlerinde edinmiş generaller, bu yenilikleri kolayca benimsemediler. Onların gözünde temel kuvvet gene piyadeydi ve bütün dünya ordularınca benimsendiği gibi, diğer kuvvetlerin görevi piyadeye yardımcı olamaktan ibaretti. Tank da nihayet piyadenin hizmetinde işe yarardı. Onunla birlikte yürür, ona yol açar, zırhıyla onu korur ve kendi de topçunun himayesinde kalarak piyadenin ilerlemesini sağlardı. Tankların piyade sınıfını işi geride kalan esirleri toplamak olan bir artçı durumuna düşürmesi, Alman ordusunda büyük ürküntü yaratan cüretli bir düşünceydi. Beck ve Halder gibi üstün askerlik zekaları bile bu düşünceye uzun süre var güçleriyle karşı çıktılar.

Tarihin son süvari hücumlarından biri.
Hakemlik Hitler’e kaldı. Savaştan sonra Hitler’in askeri yetenekleri uzun boylu tartışmalara konu olacaktı; kimi onu, tarihin büyük komutanlarıyla bir tutarak dehasını alkışlayacak, kimi tutarsız ve acı sonuçları hazırlayan acemi bir amatör sayacak. Elden geldiğince olayları konuşturmak daha doğrudur. Bu uzun hikaye boyunca , Hitler’in savaş meseleleriyle de haşır neşir olduğunu göreceğiz; bazen büyük zaferlerin yaratıcısı, bazen korkunç yenilgilerin hazırlayıcısı. Söz götürmez yanı, çeşitli yönleriyle askerlik sanatını anlamakta gösterdiği yatkınlıktı. Strateji’nin bütün klasik yazarlarını ve tarihin büyük askerlerinin hayatını incelemişti. Dünya ordularında kullanılan her türlü malzemeyi en ince ayrıntısına kadar biliyordu. Doktrin tartışmalarını dikkatle takip ediyordu. Klasik ve çağdaş görüşler çatışmasında, çağdaş düşünceyi tuttu. Guderian ile öğrencilerinin savunduğu hızlı ordu kavramı, onun, büyük hayallerini gerçekleştirmek için pek az vakti olduğu düşüncesine saplanmış sabırısız mizacına çok uygun düşüyordu. Bu kavramı çevresine de benimsetmek için bütün gücünü kullandı.
Alman birlikleri 1 Eylül’de, Sopot yakınlarında bir sınır engelini yıkıyorlar. Polonya diye bir ülke yok artık!
1938’e kadar, Alman silahlı kuvvetlerinin üç beyni, Savaş Bakanı Werner von Blomberg, Başkomutan Werner von Fritsch ve Genelkurmay Başkanı Ludwig Beck’di; üçü de, silahlı kuvvetler arasında dengeden, saldırıya olduğu kadar savunmaya da önem veren strateji anlayışından ve ihtiyatlı bir dış politikadan yanaydı. Hitler her ikisini, özel hayatlarını ilgilendiren gürültülü skandallarla yıprattı, üçüncüsü, askerliği bir çeşit din sayan Beck, millet önünde genelkurmay başkanlığının taşıdığı öneme ve sorumluluğa dayanarak, Hitler seline karşı durmayı denedi: o da harcanınca, Hitler’i zora başvurarak devirmekten gayri çare kalmadığını düşündü ve gizli darbe hazırlıklarına girişti. Ama Hitler, ona meydan okuma cesaretini gösteren bu tek generalden de kurtulmayı bildi. Bütün subaylarını zoraki bir yeminle şahsına bağladıktan sonra, hiç bir direnişe uğramaksızın, bu kitapta çok sözü edilecek olan örgütü, Oberkommando der Wehrmacht’ı, kısa adıyla O.K.W.’yi kurdu; böylece kara, hava ve deniz kuvvetlerini, silah sanayiini, propaganda teşkilatını v.b., kısası bir milletin askeri gücünü oluşturan bütün kuruluşları, doğrudan doğruya Führer-Şansölye’nin emri altında toplamış oluyordu. Komutayı böylesine tek elde ve bir merkezde toplamanın çeşitli ve önemli sonuçları olacak, bu karar bir yandan önemli faydalar sağlarken, bir yandan da büyük zararlara yol açacaktı. Ancak Hitler’in kendini başkomutan ilan etmesiyle, devrimci savaş anlayışı Almanya’da kesin zaferini kazanmış oldu.Polonya Harekatı başladığında, zırhlı tümen sayısı 6 idi. Dah önce kurulmuş olan ilk beşine 1’den 5’e kadar ad verilmiş, son kurulana 10. tümen denmişti. Her tümende bir tank tugayı, bir bindirilmiş tugay, bir istihkam taburu, bir muhabere taburu, bir gözcü birliği ve 105’er parçalık traktörlü ve motorlu iki gruptan oluşan tek bir topçu alayı yer alıyordu. Bir tümenini ortalama donanımı 288 tankltı ve bunun yarısını ”sardalye kutusu” da denen, ince zırhlı, iki makineli tüfeği bulunan, 6 tonluk Pz Kw 1’ler teşkil ediyordu. 9 tonluk, 20’lik topla donatılmış Pz Kw 2’ler de pek güçlü sayılmazdı. Gerçekten güçlü olan silahlar, 15 ve 20 tonluk, 37 ve 75 kalibrelik toplarla donatılmış Pz Kw 3 ve Pz Kw 4 tanklarıydı. Ne var ki, her tümende yer alan Pz Kw 4’lerin sayısı 24’ten ibaretti ve bunları çok ağır araçlar sayan genelkurmayına kabul ettirmek için Hitler’in bütün otoritesini kullanması gerekmişti. Savaş sanatında devrim yaratacak ve Hitler’in Avrupa’ya hükmetmesini sağlayacak ünlü ”Panzerdivisionen”lerin (panzer tümenleri) durumu buydu. Sonradan, 6’dan 9’a kadar numaralanan 4 hafif tümen daha, Çekoslovakya’dan sağlanan malzemeyle zırhlı tümen durumuna getirilecek ama bunlarda bir tugay yerine, üç taburluk bir tank alayı yer alacaktı. Geriye dönüp bakınca, ertesi yılar ortaya çıkacak olan silah ve araçların sayısıyla karşılaştırarak değil, o günkü askeri malzemeye oranla bile, bunun neylesine zayıf bir savaş gücü olduğunu görerek şaşmamak mümkün değil. Bu tümenlerin yaratığı etki ve kazandığı başarılar, panzerlerin fazla önemsenmesine, hatta efsaneleşmesine yol açtı; radan 30 yıldan fazla zaman geçtikten sonra bugün, bu aldatıcı etkiden kurtulmak gerek. Zırhlı birlikler devrimi, silah sayısı ve gücünden çok, bunların kullanılma felsefesinde ve bu yeni anlayışın savaş alanlarına aktarılışındaki cesarette ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı silahlardan önce, insan zekasını zaferiyle başlıyordu.Karşılaştırlırsa, Luftwaffe (Hava Kuvvetleri) zırhlı birliklerden daha güçlüydü. Bu alanda çocukluk hastalıkları 1934’te aşılmış, yıllık üretim kapasiteleri 900’den 6000 araca yükseltilmiş ve Amerikan sanayi gücü ağırlığını koyuncaya kadar göklere hükmedecek olan birkaç uçak tipi tespit edilmişti:  Me-109 avcı uçakları,  Me-110 hafif savaş uçakları,  Ju-87 pike bombardıman uçakları,  Ju-88, He-111 ve Do-17 yatay (ufki)  bombardıman uçakları, Çatışma başlarken, 771 avcı, 408 hafif savaş, 336 Stuka ve 1180 bombardıman uçağı hizmete sokuldu; 2695 parçadan oluşan böylesine bir hava gücüne, uzun aylar boyunca dünyada bakşa hiçbir ülke erişemeyecekti.

Hava kuvvetleriyle zırhlı birlikler dışında Alman ordusu geleneksel düzendeydi. Motorlu birlikten yana zayıftı: panzerlerle işbirliği yapan motorlu tüme sayısı 4’ten ibaretti. Bunun dışında, 36 muharip tümen, 3 dağ tümeni, 37 yedek tümen ve 14 takviye tümeni; bu son iki grup da birkaç hafta önce yoktan var edilmişti. Silahlar tutarsızdı: 105’lik ve 1502lik yeni havan topları Fransızların 75, 105 ve 1552lik toplarından kat kat üstündü ama birliklerden çoğunun elinde hala, II. Wilhelm’in modası geçmiş 77’lik topları vardı. Hava kuvvetleri filo komutanı sıkıntısı çekiyor ve üç haftalık bir bomba stoğuyla harekata katılıyordu. Son beş yılda yeniden ve rastgele kurulmuş olan bu ordu (Wehrmatcht), imparatorluk devrinin örnek ordusunda yetişmiş Alman generallerine ürküntü veriyordu.

Komutanlardan çoğu, askerlikten öte bir işe karışmamaya çalışıyor. Birkaçı Hitler’ci ama çoğunluğu Hitler’e karşı; onlar Hitler’i sevmiyor, Hitler ise onalrdan nefret etmekte. Gene de, savaş sona ermeden 50’den fazla mareşal, geleral ve amiralin, Führer-Şansölye’nin emriyle kurşuna dizilerek, asılarak, boğularak, boyunlarından kasap çengellerine asılarak, intihara zorlanarak öldürüleceğini o günden bilmek için, insanın kahin olması gerekirdi.

Böylesine bir kırınma adanmış komuta kadrosunda darbe eğilimi daha o zaman belirmişti. Münih Buluşması’ndan önce, Fransız 2. Bürosu’nun bir ajanı, bir Alman generalinin zırhlı tümeniyle Berlin’e yürümeye hazır olduğunu bildirdi ama haber ciddiye alınmadı: oysa böyle bir general gerçekten vardı; adı Hoepner’di (cellat elinde öldü) ve bütün bir gece, Thüringen’deki karargahında, darbeyi hazırlayan cuntadan gelmesi gereken işareti beklemişti. Orgeneral Halder’in çevresinde toplanan cuntada, Orgeneral Beck, Orgeneral Witzleben, Topçu General von Stüpnagel, Amiral Canaris, Berlin emniyet müdürü v.d. yer alıyordu (sonradan hepsi idam edilecektir). Hitler’i ertesi gün, Nürnberg’deki Nasyonal-Sosyalistler Kongresi’nden dönüşünde, tutuklamak kararındaydılar. Radyonun, Führer’den bir randevu alan Chamberlain’in, Berchtesgaden’e doğru uçakla yola çıktığı haberini vermesinden biraz önce darbeyle ilgili emirler imzalanmıştı. Halder sonradan ”Hitler Berlin’e dönmeyeceğine göre, hazırladığımız tertibin maddi dayanağı yıkılmıştı, diye anlatacak. Manevi dayanağı da öyle: Almanya’yı daha ilk günden kaybedilmiş bir savaşa sürükleyen çılgını tutuklayabilirdik; ama, Almanların barış içinde yaşaması için İngiltere başbakanıyla görüşmeler yapmakta olan bir şansölyeyi tutuklayamazdık.”

Münih’ten sonra yeni bir fırsat çıkmadı ama darbe eğilimi yok olmadı. Darbecilerden biri, Witzleben, Batı Cephesi’ndeki bir ordunun komutanıydı. Bri diğeri, Canaris, Alman Casusluk Örgütü’nü yönetiyordu. Halder ise, genelkurmay başkanıydı, yani Başkomutan von Brauchitsch’in sağ kolu!… Dünya savaşı böylece, Alman yüksek komuta heyetinin bir bölümünün, Alman ordu ve devletinin başkanına karşı gizli ayaklanmasıyla başlıyordu. Bu durum garip gelişmelere yol açacaktı.

Darbecilere katılmayan komutanlar da keyifsizdiler. Elbette hiçbiri, Koridor’u, Danzig statüsünü, keyfi olarak çizilmiş doğu sınırlarını, milyonlarca Almanın Polonya boyunduruğunda esir kalmasını hoş karşılamıyordu. Ama onlar, Alman ordusunun henüz, Avrupa ölçüsünde, yeni bri çatışmaya girecek kadar hazırlıklı olmadığı inancındaydılar. Hitler’ci Busch ile Reichneau dışında kalanların hepsi, Münih’ten önce, General von Beck tarafından kaleme alınan ve Führer’i, serüvenci politikasıyla Almanya’yı sürüklediği tehlikeler konusunda uyaran muhtırayı imzalamışlardı. Sovyet-Alman antlaşması içlerine biraz su serpmiş, onları ne denli amansız ve uçsuz bucaksız olduğunu hep bildikleri bir Rusya’da verilecek savaş korkusundan kurtarmıştı. Evet, endişeliydiler, ama ne gam! Savaş daima hazırlıklar tamamlanmadan patlar.

“Bu savaşı kaybedersek, Tanrı yardımcımız olsun!”
Çok sayıda panzere karşı pek az tanksavar topu

…Baltık Denizi’nden Karpatlar’a birlikler ilerliyor. Hitler’in buyruklarına göre düzenlenip genişletilen harekat planı, Polonya’yı bir mengene içine almış. Sol kanatta Kuzey Orduları Grubu’na General von Bock komuta ediyor. Sağ kanatta, General von Rundstedt komutasında Güney Orsuları Grubu var.

İlk grup iki ordudan oluşuyor: Doğu Prusya’dan çıkan III. Ordu (Küchler) ile Pomeranya’dan çıkan IV. Ordu (Kluge)- 9’u cephede ve bunlardan ikisi zırhlı olmak üzere, tamamı 21 tümen. İkinci Grup üç ordudan oluşuyor: Karpatlar’da yığınak yapan XIV. Ordu (List), Yukarı Silezya’da toplanmış olan X. Ordu (Reichneau) ve Breslau bölgesinden ileri atılan VIII. Ordu (Blaskowitz)- 28’i cepheye sürülmüş ve bunlardan 4’ü zırhlı olmak üzere, hepsi 36 tümen. Kuzey Grubu Koridor’u haritadan silip Narev Hattı’nı zorlar ve Varşova’yı ele geçirirken, Güney Grubu Vistül’ün batısında Polonya kuvvetlerinin büyük kısmını yok edecek. Düşman öylesine küçümseniyor ki, bu iki grup arasında ve Polonya ordularının en seçkin kesimine karşı Berlin’i savunmak üzere ancak bir dizi gümrük kolcusu bırakılmış.

Polonya yenilgisini kabul etmek istemeyecek. Varşova’nın da yapacağı gibi, Sochaczow kenti ev ev, savunma savaşı veriyor.
Saat 4.45, zırhlı kruvazör Schleswig-Holstein eski Danzig’e varmış. Westerplatte2de, Polonya işgali altındaki bölgeye ateş açıyor. Uçak filoları havalanıyor ve sisler arasında, Guderian’ın, Hoeppner’in, von Kleist’in zırhlı birlikleri sınırı aşarak, henüz uykuda olan Polonyalılara baskın veriyor.
Varşova’yı savunanların geri çekilmelerini engellemek için Alman topçusu geçiş yollarını dövüyor.
2 Eylül, Hitler için talihli bir gün. Cephe haberleri mükemmel. Polonya Yüksek Komutanlığı apansız yakalanmış. 1914’te olanların tekrarını bekledikleri anlaşılıyor. Belli ki, ilk 15 günün sınır çarpışmalarından öte bir harekat olmaksızın, yığınak hazırlıklarıyla geçeceğini düşünmüşler. Doludizgin başalayan bir savaşa hazırlıklı olmadıkları görülüyor. Askerler savaşıyor ama Alman zırhlı araçları cılız direnme noktalarını kolayca delip geçerek, geri hatları altüst ediyor, bağlantıları kesiyor, karşı uygulamaları felce uğratıyor. Luftwaffe düşman hava kuvvetlerini yerde yakalayıp yok ediyor, karargahları zararsız duruma getiriyor, pikeye geçerek direnme noktalarını bombalıyor, sivil halk kalabalıklarını yollara dökerek cephe gerisinin tıkanmasına yol açıyor.
1 Eylül 1939’da cephe durumu
Kuzey Cephesi’nde, Doğu Prusya’dan yola çıkan Alman birlikleri Varşova yolunu kesen Mlawa mevziine yaklaşıyor. III. ve IV. ordular Koridor’a kenetleniyor. Merkezde, Rundstedt ordularının vurucu gücü X. Ordu, otuz altı saattle 80 km ilerleyerek Warta’yı tutuyor. Güney uçta List’in dağcı tümenleri, geçen savaşta bitmez tükenmez çarpışmalara sahne olan Jablunka Boğazı’nı zorlamış, Krakovi önlerine varmış. Bir taarruzun bundan daha hızlı ve düzenli başlaması beklenemez.Ya İngiltere? Ya Fransa? Onlar Reich hükümetine, Alman harekatının uzaması halinde Polonya’ya karşı yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda kalacaklarını bildirmek için, saatin 21.30 olmasını beklediler. Wilhelmstrasse (Alman Dışişleri Bakanlığı) bu gecikmiş girişimi küçümsemeyle karşıladı: “Bir ültimatom mu, diye sordu Ribbentrop -Hayır diye cevap verdi büyükelçiler, bir uyarı.”Paris ile Londra arasında önemli görüş ayrılıkları var.

Paris’te Dışişleri Bakanı Georges Bonnet, pek de ümitlenmeden, İtalyanların dörtlü konferans teklifine sarılıyor. Londra, Fransa’nın yan çizmesinden korkuyor. Polonya’nın Londra Elçisi Kont Radzinski deliler gibi Foregn Office’e koşuyor ve Bonnet’nin Paris’teki Polonya elçisine, Fransız kadınlarıyla çocuklarını Polonya uğruna katlettiremem dediğini haykırıyor. Polonyalılar bu bencillik duygusunu, 1938’de Çeklere karşı tavrı kendileri takınırken pek yadırgamamışlardı. Ama sabırsızlık ve öfkeye kapılmada İngiliz milletvekilleri de onlardan geri kalmıyor. Avam kamarasında Chamberlain’in, “protesto ettik, şimdi Mr. Hitler’in cevabını bekliyoruz” diye özetlenebilecek kısa açıklamasını yuhalıyorlar. Westminster koridorlarında, kabinenin Fransa devreden çıktığı için yumuşadığı ama İngiltere’nin tek başına hareket edeceği ve Chamberlain devrilerek yerine Churchill’in getirileceği söylentileri dolaşıyor.

Polonya’daki bir hastane treninde yaralıları bekleyen sürpriz: Hitler başuçlarında!
Berlin’de Hitler akşamı, birkaç yakınıyla birlikte, yeni şansölyelik binasının müzik salonunda, Polonya Cephesi’nden gelen zafer bültenlerini yüksek sesle ve keyifle okuyarak geçiriyor. Fransa’da bir akşam önce seferberlik ilan edilmiştir; bu Alman 2. Bürosu’nun tahminlerine göre en az 80 tümenin Kuzey Denizi’nden İsviçre’ye kadar yığınak yapmaya başlamış olması anlamına gelir. Almanya’nın ise Batı Cephesi’nde 11 muharip tümeni var, üçüncü ve dördüncü bölgeden 35 takviye tümeninin orada toplanması en azından birkaç hafta ister. Fribourg-Brisgau gibi sınır kasabalarında Fransızların Ren’i geçtikleri söylentisi bir panik havası estiriyorsa da Führer istifini bozmuyor. Fransız parlamentosunun 85 milyarlık eski askeri ödenek teklifini onaylarken “savaş” kelimesini kullanmamış olmasına dikkati çekiyor. Ve önsezisi bir kere daha doğru çıkıyor: Fransa ile İngiltere harekete geçmiyorlar.
Hemen hepsi toplama kamplarında ölecek olan Yahudiler, Varşova varoşlarında siper kazıyor. Bu arada gamalı haçlı uçaklar talihsiz kente bombalar yağdırmaktadır.
Oysa Hitler yanılmaktadır. Evet Fransa bocalıyor ama İngilizlerin kararı kesin. Telaş içinde Chigi Sarayı’ndan kendisini arayan Kont Ciano’ya Lord Halifax telefonda, Almanya birliklerini Polonya topraklarından geri çekmedikçe hiçbir konferansa yanaşmayacaklarını bildiriyor. Mussolini, bu şartı Hitler’e iletemeyeceği cevabını veriyor. Barışı ayakta tutmaya çalışan pamuk ipliği de kopmuştur artık.
Varşova direniyor.
Varşova istihkam mevzileri girişinde teslim olan Polonyalı askerler.
Varşova sokaklarında Polonyalı esirler.
3 Eylül sabahı saat 4’te, Berlin’deki İngiliz Elçisi Nevile Henderson’a, Londra’dan, Ribbentrop’tan saat 9 için randevu alması emri geliyor. Wilhemstrasse, bir barış günüymüşçesine uyku taklidi yapıyor. Henderson, şu cevabı almak için, bir alay küçük memuru uyandırmak zorunda kalıyor: Ekselans Ribbentrop’la o sabah temas kurma imkanı yoktur ama Hitler’in resmi tercümanlığını da yapan elçilik danışmanı Paul Shmitd, majesteri hükümetinin her türlü bildirisini kabule yetkili kılınmıştır. İngiltere çaresiz, ültimatomunu ikinci planda bir görevliye vermek durumunda kalıyor: eğer saat 11’de -yani iki saate kadar!- Alman birliklerinin derhal geri çekileceği konusunda kesin güvence verilmezse, İngiltere ile Alman Reich’ı arasında savaş başlamış sayılacaktır… Fransa da İngiltere’nin peşine takılıyor ama arada mesafe bırakarak. İngiltere ile aynı anda ültimatom vermeyi reddediyor, verilen sürenin 4 Eylül’de sona ermesinde ısrar ediyor ve “savaş” kelimesini kullanmaktan hala kaçınıyor. “Fransız hükümeti, diyor Georges Bonnet; Fransa’nın Polonya’ya karşı üstlendiği ve Alman hükümetince de bilinen yükümlülükleri yerine getirmek zorunda kalacaktır…” Elçi Henderson’dan üç saat sonra, Fransa Elçisi Coulondre da bu hafifletilmiş savaş ilanı metnini Wilhelmstrasse’ye tevdi ediyor. İngiltere’nin ültimatomu, Schmitd tarafından  derhal Führer’in çalışma odasına götürülmüştür. Hitler masasında oturuyor. Ribbentrop bir pencerenin yanında ayakta. Schmitd ültümatomu ağır ağır Almancaya çeviriyor. Hitler sanki taş kesilmiştir. Bitmek tükenmek bilmez bir an hareketsiz kaldıktan sonra, aldatılmış bir adamın öfkesiyle dışişleri bakanına dönüyor: “Was nun -Peki şimdi?”. Sesinde anlatılmaz bir vurguyla soruyor bunu. Schmitd telaşla dışarı çıkıyor.Bitişik odada yaverlerden ve parti ileri gelenlerinden oluşan bir küçük kalabalık toplanmıştır. Shmitd İngiliz ültimatomunu anlatıyor onlara.Bu sefer sessizliği Göring bozuyor: “Bu savaşı kaybedersek, Tanrı yardımcımız olsun!”

Fransa hücuma geçiyor: çok geç!
7 Eylül sabahı, Fransız III., IV. ve V. ordularına bağlı keşif kolları Vosges’un batısında, Sarrelouis, Sarrebrück ve Deux-Ponts hizasında Alman sınırını aşıyor. Taarruzun amacı, Alman ordusunu batıya dönmeye zorlayarak Polonya’ya nefes aldırmak. Çok geç mi acaba?… Hayır, pek de değil…  Evet, çok geç; geri dönülmez,feci bir gecikme bu!…1914’lerin savaş ve zaman anlayışıyla, seferberliğin daha beşinci günü gerçekleştirilen bu müdahale bir başarı sayılırdı. Seferberlik adı altında önce ordular bir merkezde toplanır ve ancak yığınak yaptıktan sonra taarruza geçebilirdi. Nitekim mayıs ayında, Fransız ve Polonya kurmaylarınca tartışılan -ve bir politik anlaşmaya varılamadığı için onaylanmayan- anlaşma da bu klasik anlayış doğrultusundaydı. Bu anlaşmaya göre Fransa seferberliğin dördüncü gününe doğru “sınırlı hedefe yönelmiş taarruz harekatını ağır ağır başlatacak” ve “eğer Alman gücü asıl ağırlığını Polonya’ya vermişse” 15’inci gününe doğru kuvvetlerinin büyük kısmıyla taarruza geçecekti. Yani Fransa ne kendi askerlik anlayışına ne de üstlendiği bu yarı yükümlülüğe göre geç kalmış sayılabilir.Ne var ki, 1939 zaman ölçüleriyle Fransız müdahalesi öylesine geç başlamıştı ki artık faydasızdı. Polonya hala savaşıyordu ama işi bitikti. Fransız öncü birliklerinin tedbirli adımlarla Saar bölgesine girişine sahne olan o 7 Eylül günü, Polonya’nın düzenli direnmesi de çöküyordu. IV. Alman Ordusu Vistül’ü Torun’a kadar çevirmişti. Mlawa’da bir yarma hareketini başarıyla sonuçlandıran III. Ordu, Varşova’yı arkadan vuruyordu. Elçilik mensupları, hükümet ve komutanlar kentten alelacele çıkmışlardı ama güneydoğudaki kaçış yolları da, Krakovi’yi alarak Romanya sınırına doğru ilerleyen XIV. Ordu tarafından kesilmişti.

Polonya Seferi, 1-14 Eylül 1939
Vistül’ün batısında, Poznan tümseğindeki Polonya ordusu (şu Berlin’e yürümesi gereken ordu!) yüzgeri ederek Alman VIII. Ordusu’nun sol kanadını vurmaya çalışıyor. Ama Rundstetd X. Ordu’suna yön değişdirtiyor, 15 Motorlu ve 16. Zırhlı kolordularını Bortnovski’nin gerilerine sürüyor. Polonyalıların manevrası, savaşın ilk büyük çevirme hareketinin gerçekleşmesinden başka işe yaramıyor; Bzura’da tam 19 Polonya tümeni esir edilmiştir.Beride Almanlar, en cüretli ümitleri bile aşan sonuçlar almıştır. Ne var ki harekattan sonra, ayrıntılı bir incelemeye girişildiğinde, çimentosu kurumamış yeni bir binaya benzeyen Alman ordusunda da, hayli endişe verici zayıf noktalar bulunduğu fark edilecektir. Zırhlı tümenlerle hava kuvvetlerinin başarısı gene de her şeyi unutturuyor. Polonya piyadeleriyle süvarileri tanklar karşısında çaresizdir; koşulu Polonya topları hava kuvvetlerinin vurucu gücü altında hareketsiz kalmış gibidir; ülke içerisine doğru uzanan bombardımanlar haberleşmeyi kesmiş, cephe gerisini allak bullak etmiştir. Hava bile, bir kere daha, Hitler’den yana. Yağmurlar gecikiyor, pırıl pırıl gökyüzü, sanki uçaklarla tankların suç ortağı.Gerçekten güzel, diri, keyifli bir savaş bu. Kayıplar önemsiz. Motorsuz birliklerin savaşa girmesi hemen de gerekmemiş. Rejimin ileri gelenleri bu “büyük manevralar”ı seyre gelmişler, kemerinde ufak bir tabanca ve beyaz çizmelerinden birine ilştirilmiş kamasıyla yolu Rundststd’in ordugahına düşen Leni Riefenstahl da bunlar arasında. Hitler de harekattaki ilk karargahını, Danzig plajlarında Sopot Oteli’ne taşıtmış. İşin ayrıntılarına inmiyor ama meslekten askerlerin inancına karşı çıkarak, başından beri benimsediği bu yeni savaş anlayışının ilk uygulamasından ve elde edilen başarıdan sonuçlar çıkarıyor.

Bu arada, Polonya ordusunun Londra ve Paris’teki temsilcileri, bazen yalvararak, bazen hakaretler yağdırarak hava çatışmalarının başlatılmasını istiyorlar; Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin her gece Almanya’ya propaganda broşürleri attığı ama beride, Fransız hükümetinin daha ciddi hava hücumlarına girişerek kendi savaş sanayiini tahrip edecek karşı saldırılara yol açmayı doğru bulmadığı cevabını alıyorlar. Saarland’da, on kadar tümene bağlı Fransız birlikleri adım adım ilerleyerek, Bübingen, Wittersheim, Hornbach gibi adı duyulmadık yerleri dünyaya tanıtmakla meşgul. Komutanlığın emirleri birer alçakgönüllülük örneği. Haardt ve Moselle arasındaki Siegfried Hattı’nı “ağır ağır ve sistemli olarak kuşatmak”tan söz ediliyor; asıl hatta gerekirse ve daha sonra saldırılacağı bildiriliyordu. Düşmanın karşılığı da, bu temkinli saldırganlık ölçüsünde oluyor. Hitler’in “hücumlara cevap vermekle yetinin” emrine uyuluyor. Fransız askerlerini gene de amansız bir sürpriz beklemekte: mayınlar.  Araçların tekerlekleri altında yollar havaya uçuyor, tarlalardan geçmeye çalışan müfrezeler ölüm tuzaklarına düşüyor, bir samanlığın kapısını açan ya da bırakılmış bir eşyayı yerden kaldıran erler unufak oluyor. Mayınlar: sadece savunmaya hazırlanmış Fransız ordusu bunların mayın olduğundan öte bir şey bilmiyor.

Kof bir hücumdu bu! Eğer Fransa ordusunu anlaşmalara bekçilik edebilecek ölçüde geliştirmiş, gerekirse saldırıp Almanya’yı istila edebilecek güçte bir zırhlı ordu yaratabilmiş olsaydı, ancak o zaman bu hücumun da bir anlamı olurdu. General Gamelin, yok olmaya başından mahkum Polonya lehine göstermelik bir harekata giriştiklerini herkesten iyi biliyor. Daha 9 Eylül’de Kuzeydoğu Cephesi’ndeki yardımcısı General Georges!a Polonya’nın uğradığı yenilgilerin ağırlığı hakkında bilgi vererek, savunma işlerinin ön plana alınmasını istiyor. Polonya’yı desteklemek için başlatılan taarruz sona ermiştir.

Ayın 17’sinde Moskova dile geliyor. Molotov, Polonya hükümetinde hayat belirtisi kalmadığını, bunun Polonya Cumhuriyeti’nin son bulduğu anlamına geldiği görüşünü açıklıyor. Sonuç olarak da Sovyetler Birliği, Reich ile anlaşmasına göre, kendi hayat sahası içinde sayılan toprakları istilaya başlıyor. 28 Eylül’de durumda bir değişiklik yapılacak: Almanya’nın Litvanya’dan vazgeçmesine karşılık, yeni Alman-Sovyet sınırı, Bug’a kadar, doğuya itilecek.

Unutulmuş bir savaşın pek bilinmeyen kahramanlarınca zaman zaman alevlendirilen çarpışmalar, yer yer sürüp gidiyor. Bir general Victor Thomme, Modlin Kalesi’ni hırsla savunuyor. General Prugar-Katlings adlı bir diğeri, İanov Ormanı’na barikatlar kurmuş,  buradan birkaç bölük askeriyle ileri atılarak -panzerlere karşı süvari!- benzini bittiği için durmuş bir zırhlı tümene hücum ediyor. Bir amiral Unruh, Danzig Körfezi’nde kumluk bir uzantının ucundaki küçük askeri Hel Limanı’nı 2 Ekim’e kadar savunuyor. Buna karşılık, göstermelik kahraman Mareşal Rydz-Smigly Romanya’ya geçiyor, yanında silah ve askerleriyle değil elbette, ama çok sayıda bavulla, Koskiuzko’nun Polonya’sı bu olayı hatırladıkça hala kızarır.

Rommel adlı Polonyalı bir generalin savunduğu Varşova Kenti de kuşatılmış. Her türlü düzenli direnişin tamamen kırıldığını gören Alman generalleri, kendi muhasara ederek düşmesini bekleme kararı alıyorlar. Varşova’nın bir kale olduğunu hatırlatan Hitler, havadan ve karadan dövülmesini istiyor. Dört gün süren bombardımanlardan sonra Varşova, 27 Eylül’de teslim oluyor.

Hitler’le generalleri arasında daha başka sürtüşmeler de olacak. Zafer kazanan ordunun ardından, SS’ler ve Gestapo da Polonya’ya giriyor. Poznan’daki Grup Komutanı Gereral Petzel, Yahudi katliamına karşı çıkıyor. General von Küchler, Doğu Prusya Valisi ve Nasyonal Sosyalist Parti’nin Bölge Başkanı Koch’a “Alman Ordusu bir katiller çetesine hizmet etmek için kurulmamıştır” diyor. İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’na atanan General Blaskowitz, cinayet suçlusu SS’leri ölüme mahlum ediyor. Hitler ise bu kararı bozduktan başka, sert bir yazıyla generalin meslek hayatına son veriyor. Zaten askerleri sevmeyen Hitler’in, çağdışı bir şeref anlayışının esiri saydığı meslekten askerlere karşı beslediği hınç ve öfke zamanla artacaktı.

“Ben meseleleri aydınlığa kavuşturdum. Basite indirgedim bunları. Büyük kitleler ne demek istediğimi anladı.” (Hitler)
Ama bu arada, nefret edilen askerler, Führer’lerine parlak bir zafer hediye etmişlerdir. Batı kurmaylarının bir yıl direneceğini hesapladıkları Polonya on dokuz günde çökmüştü. Galiplerin elinde, 217.000’den fazlası Ruslar’da kalan 694.000 esir var; Alman ordusunda ise 10.572 ölü, 30.322 yaralı ve 3.409 kayıp.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s